• Beni Akıllı(!) Olmaya Zorlayan Devlet…

    Ekim 05, 2026

    Sevgili Erol,

    Devletle ilgili düşünürken aklıma bu kez kırmızı ışık geldi.

    Benim devletle başımı derde sokabilecek en büyük suçlardan biri herhalde kırmızı ışıkta geçmek olur.

    Onu da neden yapayım?

    Bana ne kazandırıyor?

    Üç dakika kazanmak için gereksiz bir risk almaya değer mi?

    Üstelik yakalanırsam cezası belli.

    Devlet adına iş yapan görevlinin de bana ceza yazmakla kişisel olarak bir şey kazandığını düşünmüyorum.

    Kırmızı ışık ihlalini görür.

    Cezayı keser.

    Konu kapanır.

    Buraya kadar sorun yok.

    Ama sonra insanın aklına başka bir soru geliyor:

    Devlet neden bazı kuralları uygulamakta bu kadar başarılıdır da bazı çok daha büyük ihlalleri önlemekte aynı başarıyı gösteremez?

    Beni kırmızı ışıkta geçmemeye zorlayan sistem son derece güçlüdür.

    Kamera vardır.

    Plaka okunur.

    Ceza otomatik gelir.

    İtiraz edersin, sistem karşındadır.

    Çünkü burada kuralı çiğneyen benim.

    Küçük bir ihlal.

    Görünür bir ihlal.

    Kolayca tespit edilebilir bir ihlal.

    Peki ya çok daha büyük ihlaller?

    Onlar neden bazen yıllarca büyüyebilir?

    Neden ancak balon patladıktan sonra fark edilir?

    Neden devletin gücü, küçük ihlaller karşısında bu kadar görünürken, büyük ihlaller karşısında bazen bu kadar görünmez hâle gelir?

    İşte burada kendime şu soruyu soruyorum:

    Acaba devlet beni yalnızca kurallara uymaya mı zorluyor, yoksa aynı zamanda “akıllı(!)” olmaya da mı zorluyor?

    Yani bana şöyle mi diyor:

    “Sen küçük adamsın.

    Ne yaparsan hemen görürüm.

    Kurala uy.

    Fazla ileri gitme.

    Sınırını bil.”

    Ama güç ve para büyüdüğünde işler biraz daha karmaşık mı hâle geliyor?

    Bilmiyorum.

    Belki de mesele bundan ibaret değildir.

    Ama insan bir kez bu soruyu sormaya başladı mı, kırmızı ışıkta duran otomobilin içinde bile başka şeyler düşünmeye başlıyor.

    Çünkü mesele artık kırmızı ışık değildir.

    Mesele, kuralların kime karşı ne kadar güçlü olduğudur.

    Ve belki de adalet dediğimiz şeyin gerçek sınavı tam burada başlar:

    Devlet küçük olanı yakalamakta ne kadar başarılıysa, büyük olanı durdurmakta da o kadar başarılı mı?

    Eğer değilse…

    O zaman benim kırmızı ışıkta durmamın anlamını yeniden düşünmem gerekir.

    Belki de bana yalnızca kurala uymayı öğretmiyordur.

    Sistemin içinde nasıl davranmam gerektiğini de öğretiyordur.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    *Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Ekim 04, 2026

    Sevgili Erol,

    Düşünüyorum da…

    Belki de hayatımızdaki en büyük yanılgılardan biri, insanların değişeceğini ummaktır.

    Bir arkadaşımız vardır. Bazı davranışlarından rahatsız oluruz ama yine de ilişkimizi sürdürürüz.

    “Zamanla değişir.”

    Bir iş arkadaşımız vardır. Çalışma biçimini, insanlarla ilişkisini beğenmeyiz.

    “Biraz zaman geçsin, düzelir.”

    Bir evlilikte bazı şeyler yolunda gitmez.

    “Evlendikten sonra değişir.”

    Bir insanı severiz ama aslında onun bugün olduğu haliyle değil, olmasını istediğimiz haliyle severiz.

    Ve bekleriz.

    Değişmesini…

    Belki de farkında olmadığımız şey şudur:

    Biz onun değişmesini beklerken, o da bizim değişmemizi bekliyor olabilir.

    O da kendi içinde şöyle düşünüyor olabilir:

    “Biraz daha zaman geçsin, beni anlayacak.”

    “Bir gün benim istediğim gibi davranacak.”

    “Şimdilik böyle olsun, nasılsa değişir.”

    Böylece iki insan, aynı ilişkinin içinde birbirlerinin değişmesini bekleyerek yıllar geçirebilir.

    Sonra bir gün bir şey olur.

    İnsanlardan biri artık eskisi gibi davranmamaya başlar.

    Biz buna bazen “değişti” deriz.

    Ama gerçekten değişmiş midir?

    Belki de hayır.

    Belki sadece artık rol yapmayı bırakmıştır.

    Çünkü insan ilişkilerinin başlangıcında hepimiz biraz rol yaparız. Daha anlayışlı, daha sabırlı, daha ilgili, daha hoşgörülü olabiliriz. Bunun her zaman kötü niyetli bir aldatma olduğunu düşünmüyorum.

    Bazen insan karşısındakini kaybetmemek için kendisini olduğundan farklı gösterir.

    Bazen de kendisinin gerçekte nasıl biri olduğunu henüz kendisi bile bilmiyordur.

    Zaman geçtikçe rol yapmak zorlaşır.

    İnsan yorulur.

    Ve sonunda karşımızda, başlangıçta gördüğümüz insandan farklı biri varmış gibi hissederiz.

    Oysa belki farklılaşan insan değil, bizim onu görme biçimimizdir.

    Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:

    İnsanları oldukları gibi mi kabul ediyoruz, yoksa değişecekleri varsayımıyla mı hayatımıza alıyoruz?

    Bu soru yalnızca arkadaşlıklar için geçerli değil.

    İş ilişkilerinde de böyle.

    Aile ilişkilerinde de.

    Evlilikte de.

    Hatta siyasette bile.

    Bir siyasetçiye oy verirken, bir partiye destek verirken veya bir yönetimden bir şey beklerken de aynı yanılgıya düşebiliyoruz:

    “Biraz zaman verelim.”

    “İktidara gelince değişir.”

    “Şartlar değişince farklı davranır.”

    “Bir gün bizi anlayacaklar.”

    Belki de burada kendimize sormamız gereken soru şudur:

    Ya değişmezse?

    Bu soru karamsar olduğu için değil, gerçekçi olduğu için önemlidir.

    Çünkü gelecekteki bir insan üzerine bugünkü hayatımızı kurmak risklidir.

    Bugünkü insanı görüp, gelecekte olmasını istediğimiz insanla karıştırırsak, aslında bir insanla değil, kendi beklentimizle ilişki kurmuş oluruz.

    Sonra beklentimiz gerçekleşmediğinde karşımızdaki insanı suçlarız.

    “O değişti.”

    “Beni hayal kırıklığına uğrattı.”

    “Artık eskisi gibi değil.”

    Belki de o hiç değişmedi.

    Biz onun değişeceğini düşündük.

    Belki hayatın bize öğrettiği en zor şeylerden biri de budur:

    İnsanları değiştirmek bizim görevimiz değildir.

    Onların değişmesini beklemek de çoğu zaman bizim elimizde değildir.

    Bizim elimizde olan, karşımızdaki insanı bugün olduğu haliyle görüp göremediğimizdir.

    Seviyorsak, olduğu haliyle sevebilir miyiz?

    Birlikte çalışacaksak, olduğu haliyle çalışabilir miyiz?

    Birlikte yaşayacaksak, olduğu haliyle yaşayabilir miyiz?

    Ve bir toplumu yönetecek insanlardan bir şey bekliyorsak, onların gelecekte nasıl biri olacağını hayal etmek yerine, bugün ne yaptıklarına bakabilir miyiz?

    Belki de olgunluk, insanlardan değişmelerini beklememek değildir.

    Olgunluk;

    değişebileceklerini kabul ederken, hayatımızı onların değişeceği varsayımı üzerine kurmamaktır.

    Çünkü insanlar değişebilir.

    Hem de gerçekten değişebilir.

    Ama biz bir insanı değişeceği umuduyla değil, bugün olduğu haliyle tanıyıp hayatımıza alırsak, yarın değiştiğinde de şaşırmayız.

    Belki de asıl mesele budur.

    İnsanın değişmesini beklemek değil, insanı olduğu haliyle görebilmek.

    Ve belki de kendimize soracağımız en zor soru şudur:

    “Ben karşımda gerçekten seni mi görüyorum, yoksa bir gün dönüşeceğini umduğum seni mi?”

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    *Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Yapay Zekâdan Korkmalı mıyız, Yoksa Onu Anlamaya mı Çalışmalıyız?

    Ekim 02, 2026

    Sevgili Erol,

    Bugün önüme düşen bir paylaşım dikkatimi çekti.

    The Lancet Digital Health, “The clinician–artificial intelligence scientist: a proposed career pathway in medicine” başlıklı yeni bir yazı yayımlamış.

    Yazının konusu oldukça ilginç:

    Tıp dünyası, yalnızca yapay zekâyı kullanan hekimlere değil; hem klinik dünyayı hem yapay zekâyı anlayabilen yeni bir uzmanlık alanına ihtiyaç duyuyor.

    Hatta bunun için yeni bir kariyer yolu öneriliyor:

    Clinician–AI Scientist.

    Paylaşımda kullanılan görsel de konuyu çok güzel anlatıyor.

    Bir tarafta hekim, bir tarafta mühendis, diğer tarafta bilim insanı var.

    Bunların kesiştiği yerde ise yeni bir insan tipi ortaya çıkıyor:

    Clinician–AI Scientist.

    Yani mesele yapay zekâyı hastanenin kapısından içeri sokup “Ne yapıyorsa yapsın” demek değil.

    Tam tersine;

    Yapay zekâyı anlayan, onu değerlendirebilen, klinik ihtiyacı teknolojiye aktarabilen ve ortaya çıkan sistemin gerçek hayatta işe yarayıp yaramadığını sınayabilen insanlar yetiştirmek.

    Bunu okurken ister istemez kendi çevreme bakıyorum.

    Aynı teknoloji hakkında dünyada iki farklı ses yükseliyor.

    Bir tarafta:

    “Yapay zekâdan nasıl daha fazla yararlanabiliriz?”

    diye soranlar var.

    Yeni meslekler, yeni eğitim programları, yeni araştırma alanları ve yeni çalışma biçimleri tasarlanıyor.

    Diğer tarafta ise:

    “Yapay zekâ tehlikeliymiş. Yasaklansın.”

    diyenler var.

    Elbette yapay zekânın risklerini konuşmalıyız.

    Yanlış bilgi üretebilir.

    Yanlış kullanılabilir.

    İnsanları yanıltabilir.

    Özellikle tıp gibi hata maliyetinin çok yüksek olduğu alanlarda ciddi biçimde sınanması gerekir.

    Fakat burada benim dikkatimi çeken başka bir şey var.

    Tehlikeli olabilecek bir teknolojiyi anlamaya çalışmakla, anlamadığımız için onu yasaklamayı istemek aynı şey değil.

    Hatta aralarında çok önemli bir düşünme farkı var.

    Birincisi şöyle diyor:

    “Bu teknoloji güçlü.
    O halde onu öğrenelim, sınayalım, eksiklerini bulalım ve güvenli biçimde kullanalım.”

    İkincisi ise:

    “Ne olduğunu tam bilmiyorum.
    Tehlikeli olabilir.
    O halde ortadan kaldıralım.”

    Beni asıl düşündüren de işte bu ikinci yaklaşım.

    Çünkü burada tartıştığımız şey yalnızca yapay zekâ değil.

    Daha temel bir insan davranışını tartışıyoruz:

    Bilmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?

    Merak mı ediyoruz?

    Araştırıyor muyuz?

    Sorguluyor muyuz?

    Deniyor muyuz?

    Risklerini ölçüyor muyuz?

    Yoksa doğrudan yasaklamayı mı düşünüyoruz?

    Bana göre asıl tehlike bazen teknolojinin kendisinden önce burada başlıyor.

    Çünkü “Anlamıyorum, o halde yasaklansın” düşüncesi yalnızca yapay zekâya uygulanabilecek bir düşünce değil.

    Yarın başka bir teknoloji gelir.

    Başka bir bilimsel gelişme ortaya çıkar.

    Başka bir bilgi alanı hayatımıza girer.

    Aynı düşünce tekrar devreye girerse ne olacak?

    Bilmediğimiz her şeyi yasaklayarak kendimizi koruduğumuzu sanabiliriz.

    Ama belki de yaptığımız şey, öğrenme kapasitemizi yasaklamak olur.

    The Lancet’teki yazının bana ilginç gelen tarafı tam da bunun tersini önermesi.

    Yapay zekâdan uzak durmayı değil, onu anlayabilecek insanı yetiştirmeyi öneriyor.

    Bence geleceğin asıl sorusu da bu olabilir:

    Yapay zekâ tehlikeli mi?

    Elbette bu soru sorulmalı.

    Ama bunun yanına mutlaka şu soruyu da koymalıyız:

    “Tehlikeli olabilecek bir şeyi anlayabilecek kadar bilgili miyiz?”

    Çünkü belki de gelecekte bizi yapay zekâdan koruyacak en önemli şey, yapay zekâyı yasaklamak değil; onu anlayan insanların sayısını artırmak olacak.

    Ve belki de asıl korkmamız gereken şey yapay zekânın gelişmesi değil.

    Bilmediğimiz şeyler karşısında düşünmek yerine yasaklamayı tercih eden zihniyetin gelişmesi.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    *Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Erken Öten Horozlar ve Kollektif Kirlenme

    Temmuz 30, 2026

    Sevgili Erol,

    Erken Öten Horoz ve “Akıllı” Suskunluklar

    Geçenlerde, tam altmış yıl önce aynı lise sıralarını paylaştığım eski bir dostla sohbet ediyorduk. Konu, memleketin bitmek bilmeyen siyaset trafiğine ve siyasi figürlerin hızlı yükseliş ve düşüşlerine geldi. Dostum, bugünlerde övgüler düzdüğü yeni bir siyasi aktörün meziyetlerini anlatırken, ister istemez hafızamı tazeledim.
    Bugün aynı çevrelerce “hain” ya da “yetersiz” ilan edilen dünkü liderin hemen yanı başında, yirmi yıla yakın süredir en yakın kurmay olarak duran kişinin de bu yeni figür(!) olduğunu hatırlattım. “Peki,” dedim, “eğer o gün bir yanlışlık, bir yetersizlik veya ihanet vardıysa; bunca yıl o çatının altında duranlar bunu nasıl görmedi? Gördüyse neden ağırlığını koymadı?”
    Dostumun verdiği cevap, aslında bu toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş olan o acı cenderenin özeti gibiydi:
    “Erken öten horozun başı kesilir.”

    İlkelerin Yerini Alan Taktik Basireti

    Bu tek cümle üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor. Çünkü bu ifade, sadece siyasi bir basiret ya da taktiksel bir sabır açıklaması değildir; bu ifade, ilkesizliğin “akıllılık”, suskunluğun “strateji”, usulsüzlüğe ve yanlışa göz yummanın ise “siyasi olgunluk” diye ambalajlanmış halidir.
    Eğer bir toplumda ya da organizasyonda doğruyu zamanında söylemek “erken ötmek” sayılıyorsa; orada ilkeler ölmüş, yerini tamamen iktidarı ele geçirme veya konumu koruma hesapları almıştır. Yanlışı gördüğü halde konumu, makamı ya da siyasi istikbalini korumak için susan ve zemin olgunlaşana kadar “idare-i maslahat” eden anlayış; zamanı geldiğinde bayrağı devralsa dahi o kirli çarkın bir parçası olmaktan kurtulamaz.
    Çünkü güç ele geçene kadar susan insan, gücü ele geçirdikten sonra kendisi için susacak yenilerini yetiştirir.

    Sadece Siyasiler Mi? Ya Toplum?

    Bizler genellikle faturayı tek taraflı kesmeye alıştık. Siyasetçileri liyakatsizlikle, güç devşirmekle ve kamusal kaynakları bölüşmekle suçlarız. Bu teşhis yanlış değildir; fakat eksiktir. Siyasetçiler gökten zembille inmiyor; onlar, “erken öten horozun başı kesilir” diyen, güce yanaşmayı “beceri” sayan, yem kesildiğinde “kandırıldık” diye feryat edip menfaat akarken gözünü yuman toplumsal yapının içinden çıkıyor.
    Sistem, iki tarafı da kirleten bir emme-basma tulumba gibi çalışıyor:

    1. Yönetenler, kitlelere kamu kaynaklarından veya makamlardan pay vererek sus payı dağıtır.
    2. Yönetilenler, ilkeli davranmak yerine kendi payına düşen kırıntının peşine düşer ve denetleme görevini terk eder.
      Böylece “alanın razı, verenin razı” olduğu; dürüstlüğün cezasız kalmadığı, dalkavukluğun ve idareciliğin prim yaptığı kolektif bir kirlenme alanı doğar.

    Hüsran Kaçınılmaz Mı?

    Siyasi organizasyonlara giren bireyleri tek tek suçlamak kolay olandır. Oysa asıl tehlikeli olan, içine gireni kendisine benzeten, dürüstlüğü dışlayıp pragmatizmi tek yaşama kuralı haline getiren bu yapısal tuzaktır. İlkelerin değil, konjonktürün adamı olmayı “akıllılık” sayan bir anlayışla ne nitelikli bir toplum inşa edilebilir ne de sürdürülebilir bir gelecek.
    Bugün yan yana durup susanlar, yarın hesap günü geldiğinde “kandırılmışız” diyerek sıyrılmaya çalışabilirler. Ancak tarih zamanında konuşmayanların suskunluğunu bir “strateji” olarak değil, o kirlenmenin sessiz bir suçortağı olarak kayda geçirir. Bu yüzden suskunluk, yalnızca bireysel bir tercih değil; çıkar ortaklığıyla beslenen kolektif kirlenmenin en güçlü harcıdır.
    Kendi payıma; horozun ne zaman öttüğüne değil, öttüğünde doğruyu söyleyip söylemediğine bakmayı sürdüreceğim. Baş kesilse bile…

    En azından aynaya baktığımda suskunluğumu savunmak zorunda kalmam.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    *İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Aşkın Gözü Kördür… Ya Siyasetin?

    Temmuz 28, 2026

    Sevgili Erol,

    “Aşkın gözü kördür.” derler.

    Belki doğrudur. Çünkü aşk, insanın aklından çok duygularına hitap eder.

    Ama siyaset öyle değildir.

    Siyaset; aklın, muhakemenin ve sorgulamanın alanıdır. Bir siyasi harekete, bir lidere ya da yeni kurulacak bir partiye aşkın mantığıyla yaklaşmak, aslında “Gel beni kandır.” demekten başka bir anlam taşımaz.

    Bu yüzden mesele yalnızca duygusal bir yönelim değil, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Fakat bugün gördüğüm tablo, bu ayrımın giderek silikleştiğini gösteriyor.

    Bugün yine aynı manzarayı görüyorum.

    Henüz ortada olgunlaşmış bir siyasi program yokken, geniş kitleler isimlerin peşinden umutla yürümeye başladı bile. Kim ne söylüyor, hangi ilkeleri savunuyor, yarın hangi politikaları uygulayacak; bunlardan çok, kimin konuştuğu önemseniyor.

    Oysa demokrasi, kişiler üzerine değil, ilkeler üzerine kurulmalıdır. Kişiler değişir, duygular değişir fakat ilkeler değişmediği sürece bir siyasi yapının yönü de anlaşılabilir olur.

    Tam da bu nedenle, yeni bir siyasi oluşum doğuyorsa önce yazılı programı okunmalıdır. Satır satır incelenmelidir. Sadece hoşumuza giden cümleler değil, rahatsız eden maddeler de özellikle sorgulanmalıdır. Çünkü gerçek sınav, onayladıklarımızda değil; itiraz ettiklerimizde gizlidir.

    Üstelik burada daha düşündürücü bir durum var.

    Ben, ortalıkta dolaşan program taslaklarındaki bazı maddelerin, bugün büyük bir heyecanla destek veren kitleler tarafından gerçekten benimsendiğine inanmakta zorlanıyorum. Bu nedenle ya o metinler hiç okunmuyor ya da insanlar yalnızca görmek istedikleri satırları görüyor.

    Oysa bir siyasi program, beğendiğimiz cümlelerin toplamı değildir. Kabul etmekte zorlandığımız maddeler de o programın ayrılmaz parçasıdır. Metni bütünüyle okumadan verilen destek, bilinçli bir tercih değil; duygusal bir teslimiyettir.

    İnsan, inanmak istediğini görmeye başladığında hakikati görme yeteneğini de kaybetmeye başlar.

    Ve en çok da kendisini kandırır.

    Bana yıllardır “Atatürk gençliği” denilen bir ideal anlatıldı.

    Peki Atatürk gençliği böyle mi olmalı?

    Liderlerin peşinden sorgulamadan yürüyen, alkışlamayı düşünmenin önüne koyan, programı okumadan umutlanan bir gençlik mi?

    Yoksa önce belgeyi okuyan, sonra sorularını soran, gerekirse desteklediği hareketi bile eleştirebilen insanlar mı?

    Ben ikinci tanımı tercih ediyorum.

    Çünkü Cumhuriyet’in ihtiyacı alkışlayan kalabalıklar değil; düşünebilen bireylerdir.

    Düşünmek ise çoğu zaman konforlu değildir. Sorgulamak, alkışlamaktan daha yorucudur. Ama demokrasi tam da bu yorgunluğu göze alabilenlerin rejimidir.

    Ve yine sormak istemediğim bir soruyu sormak zorunda kalıyorum:

    Acaba bu aceleciliğin nedeni gerçekten ülkenin geleceği mi?

    Yoksa çoğunluk, yeni kurulacak yapının içinde şimdiden kendisine bir koltuk, bir makam ya da bir pozisyon bulma telaşında mı?

    Tarih defalarca gösterdi ki kişiler değişebilir, parti isimleri değişebilir, sloganlar değişebilir.

    Ama sorgulamayan seçmen değişmediği sürece sonuç da değişmez.

    Belki de asıl sorun, siyasetçilerin bizi kandırması değildir.

    Belki asıl sorun, kandırılmaya gönüllü oluşumuzdur.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    *İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Bir Toplum, İsimleri Değiştirerek Kaderini Değiştiremez

    Temmuz 24, 2026

    Sevgili Erol,

    Yine aynı filmi izliyorum.

    Sahnedekiler değişiyor, afişler değişiyor, parti isimleri değişiyor… Ama seyirci hiç değişmiyor.

    Bugün herkes yeni kurulacak partiyi konuşuyor. Sanki yeni bir tabela asılınca eski bütün yanlışlar silinecekmiş gibi. Sanki Türkiye’nin sorunu parti eksikliğiymiş gibi…

    Oysa ben bambaşka bir şey görüyorum.

    Atatürk Cumhuriyeti’nin temel kurumları yıllar içinde aşındırılırken buna “ileri demokrasi” dendi. Devletin kurucu dengeleri değiştirilirken alkış tutuldu. Hukukun zayıflaması, “vesayet sona eriyor” diye sunuldu. Bugün aynı çevreler dönüp Cumhuriyet’in kaybettiklerinden söz ediyor.

    İnsan ister istemez soruyor:

    Cumhuriyet bugün zayıfladıysa, buna giden yolu kim döşedi?

    Daha acısı ise şu…

    Düne kadar alkışladıklarına bugün “hain” diyorlar.

    Ama bu kez de, o dönemin en önemli aktörlerinden birinin arkasında umut arıyorlar. Yıllarca aynı siyasi yapının içinde bulunmuş, karar mekanizmalarının merkezinde yer almış bir isim, şimdi sanki bütün geçmişten bağımsızmış gibi yeni bir umut olarak sunuluyor.

    Hiç kimse şu soruyu sormuyor:

    Yirmi yıl aynı masada oturan biri, o masanın sorumluluğunu ne kadar taşıyor?

    Çünkü biz kişiler üzerinden düşünüyoruz; ilkeler üzerinden değil.

    Bizde siyaset, hesaplaşma değil taraf değiştirme sanatına dönüştü.

    Kalabalık nereye gidiyorsa, vicdan da oraya taşınıyor.

    Dün alkışlanan bugün yuhalanıyor.

    Bugün omuzlara çıkarılan yarın hain ilan ediliyor.

    Ama hiçbir zaman toplum kendi muhasebesini yapmıyor.

    Çünkü en zor şey, aynaya bakmaktır.

    Kolay olan ise yeni bir kurtarıcı beklemektir.

    Bugün yeni bir parti kuruluyor diye heyecanlananlara baktığımda, aslında yeni bir siyaset değil, eski bir alışkanlık görüyorum.

    Yine isimler değişecek…

    Yine sloganlar değişecek…

    Yine büyük vaatler verilecek…

    Fakat düşünme biçimi değişmedikçe hiçbir şey değişmeyecek.

    Demokrasiyi, sadece sandığa gitmek sanan bir toplum; hukukunu, kurumlarını ve devlet aklını koruyamaz. Demokrasi, bilinçli yurttaşın elinde bir araçtır. Bilinçsiz kalabalığın elinde ise kolayca bir propaganda malzemesine dönüşebilir.

    Ben artık yeni parti haberleriyle heyecanlanamıyorum.

    Çünkü tabelaların değişmesi beni ilgilendirmiyor.

    Ben zihniyetin değişip değişmediğine bakıyorum.

    Ve ne yazık ki aynı ezberi görüyorum:

    Önce putlaştır.

    Sonra hain ilan et.

    Ardından yeni bir put bul.

    Sonra aynı döngüyü yeniden yaşa…

    Belki de Türkiye’nin en büyük siyasi sorunu, yanlış insanları seçmesi değildir.

    Aynı düşünme biçimini hiç değiştirmemesidir.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    • İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten kıymetli.
  • İnsanları Cezalandırarak Kalite Üretemezsin

    Temmuz 23, 2026

    Sevgili Erol,

    Sosyal medyada bir öneriye rastladım.

    Öneri şuydu:

    “Yunanistan’a tatile giden memurlara zam yapmayın.” (https://www.instagram.com/p/DbAa_jiAbSl/?igsh=ZjJmYzc4cnhjOGFw)

    Bir an durup düşündüm.

    Gerçekten sorun bu mu?

    Bir insan sınırı geçip başka bir ülkede tatil yapmayı tercih ediyorsa, çözüm onu cezalandırmak mıdır?

    Yoksa önce kendimize şu soruyu sormamız mı gerekir:

    Neden gidiyor?

    Kolay olan, tercihi suçlamaktır.

    Zor olan ise tercihin nedenini anlamaktır.

    ⸻

    Ekonomide de hayatta da ilginç bir kural vardır.

    İnsanları istemedikleri yere zorla bağlayabilirsin.

    Ama onları memnun edemezsin.

    Müşteriyi içeride tutabilirsin.

    Ama hizmet sunanı kaliteli hizmet üretmeye mecbur edemezsin.

    Çünkü kalite korkudan doğmaz.

    Kalite rekabetten doğar.

    ⸻

    Bugün bazı insanlar tatillerini Yunanistan’da geçiriyorsa, bunu yalnızca döviz hesabıyla açıklamak kolaycılıktır.

    İnsan bazen daha fazla para öder.

    Ama karşılığında huzur satın aldığını düşünür.

    Saygı satın aldığını düşünür.

    Gülümseyen bir hizmet satın aldığını düşünür.

    Temiz bir çevre satın aldığını düşünür.

    Önemli olan bunların gerçekten doğru olup olmaması değildir.

    Önemli olan insanların böyle hissediyor olmasıdır.

    Tercihi belirleyen çoğu zaman gerçeklerden çok algıdır.

    Ve algıyı değiştiren yasaklar değil, yaşanan deneyimlerdir.

    ⸻

    Bazıları çözümü cezalandırmakta arıyor.

    Kimisi çıkış harcı artırılsın diyor.

    Kimisi gitmeyeni ödüllendirelim diyor.

    Kimisi de yurtdışını tercih edenleri ayıplıyor.

    Oysa bunların hiçbiri şu soruya cevap vermiyor:

    İnsanlar neden başka bir alternatifi deneme ihtiyacı hissediyor?

    Soruyu değiştirmeden cevabı değiştiremezsin.

    ⸻

    Beni düşündüren asıl konu ise başka.

    Bizde yatırım yapanın önemli bir bölümü, yatırımının karşılığını daha kaliteli hizmet üretmekte değil, daha yüksek fiyat talep edebilmekte arıyor.

    Sistem de çoğu zaman bunu ödüllendiriyor.

    Oysa rekabetin olduğu yerde fiyat, kalitenin sonucudur.

    Rekabetin olmadığı yerde ise kalite, fiyatın bahanesi hâline gelir.

    İşte gelişmeyi engelleyen zihniyet budur.

    ⸻

    Bir ülke vatandaşını sınırların içinde tutarak zenginleşemez.

    Bir işletme müşterisini mecbur bırakarak büyüyemez.

    İnsanlar mecbur kaldıkları yere değil, mutlu oldukları yere bağlanırlar.

    Bunu değiştirecek olan yasaklar değildir.

    Zihniyettir.

    Kaliteyi fiyatın arkasına saklayan değil, fiyatı kalitenin doğal sonucu hâline getiren zihniyet…

    Belki de tartışmamız gereken tam olarak budur.

    Çünkü insanları cezalandırarak sadakat oluşturamazsın. Sadakati ancak hak ederek kazanabilirsin.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    • İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.
  • Yapay Zeka Çağında Vatanseverlik

    Temmuz 22, 2026

    Sevgili Erol,

    Yapay Zekâ çağında yaşıyoruz.

    Bilgi artık ışık hızında dolaşıyor. Bir ülkede üretilen teknoloji birkaç ay içinde dünyanın öbür ucunda kullanılmaya başlanıyor. Sermaye sınır tanımıyor. Şirketler küresel. Yazılımlar küresel. Sorunlar küresel.

    Fakat ilginçtir…

    İnsanların önemli bir bölümü hâlâ yüz yıl önceki kavramlarla düşünüyor. Dünyayı değiştiren teknolojileri cebinde taşıyor ama zihniyetini güncelleyemiyor.

    En çok da “vatanseverlik” kavramında bunu görüyorum.

    ⸻

    Turizm sezonu açılır açılmaz aynı tartışma başlıyor.

    “Yunanistan’a gidene yazıklar olsun.”

    “Parasını yabancıya yediriyor.”

    “Herkes kendi ülkesinde tatil yapmalı.”

    Peki gerçekten öyle mi?

    Ben artık soruyu başka türlü soruyorum.

    Yapay zekânın, küresel ekonominin ve sınırları aşan iletişimin çağında bireyin vatanseverliği hâlâ yüz yıl önceki gibi mi tanımlanmalıdır?

    ⸻

    Yaşadığım ülkede fiyatları ben belirlemiyorum.

    Vergileri ben koymuyorum.

    Faizleri ben belirlemiyorum.

    Turizm politikalarını ben oluşturmuyorum.

    Market rafındaki etiketi de ben yazmıyorum.

    Bütün bunlar benim dışımda oluşuyor.

    Üstelik bunların önemli bir kısmını yalnızca kendi ülkem değil, küresel ekonomi, enerji fiyatları, uluslararası sermaye hareketleri ve dünyanın farklı güç merkezleri de etkiliyor.

    Böyle bir düzende bireyin elindeki en önemli güç nedir?

    Tercih hakkı.

    Ben ancak tercih yapabiliyorum.

    ⸻

    Eğer komşu ülkede aynı hizmeti daha uygun fiyata, daha kaliteli veya daha huzurlu biçimde alabiliyorsam, bunu görmek benim ülkeye ihanetim değildir.

    Tam tersine…

    Bu durum kendi ülkemdeki eksikliklerin görünür olmasını sağlar.

    Çünkü gelişmenin motoru konfor değildir.

    Rahatsızlıktır.

    İnsan, memnun olmadığı için daha iyisini arar.

    Şirketler müşteri kaybettikleri için kaliteyi artırırlar.

    Devletler vatandaşlarını kaybetmemek için politikalarını gözden geçirmek zorunda kalırlar.

    Rekabet, gelişmenin en eski öğretmenidir.

    ⸻

    İnsanların yalnızca “yerli olsun” diye daha pahalıya, daha düşük kaliteye veya daha kötü hizmete razı olmalarını istemek, kısa vadede milliyetçi bir söylem gibi görünebilir.

    Ama uzun vadede toplumun gelişme isteğini köreltebilir.

    Çünkü sorgulamayan müşteri, hizmeti geliştirmez.

    Alternatifi olmayan üretici de kendini yenileme ihtiyacı duymaz.

    ⸻

    Bence gerçek vatanseverlik, vatandaşın fedakârlığını sonsuza kadar istemek değildir.

    Gerçek vatanseverlik; vatandaşın ülkesinde kalmak istemesini sağlayacak şartları oluşturmaktır.

    İnsanları suçlamak kolaydır.

    Asıl zor olan, onların neden başka seçeneklere yöneldiğini dürüstçe sorgulayabilmektir.

    ⸻

    Yunanistan örneği aslında sadece bir örnektir.

    Bugün Yunanistan olur.

    Yarın başka bir ülke olur.

    Mesele tatil değildir.

    Mesele şudur:

    Vatandaş, dünyanın geri kalanını görebiliyor mu?

    Karşılaştırabiliyor mu?

    Karşılaştırmalar sonucunda kendi ülkesinin daha iyi olması için beklenti oluşturabiliyor mu?

    Eğer bunları yapabiliyorsa, bundan korkmak yerine bunu bir geri bildirim olarak görmek gerekir.

    ⸻

    Yapay zekâ çağında vatanseverlik artık kör sadakat değildir.

    Ülkesinin daha iyi olmasını istemektir.

    Eksiklerini inkâr etmek değil, onları cesaretle konuşabilmektir.

    Vatandaşını seçeneklerinden mahrum bırakmak değil; ülkesini, o seçenekler arasında en çok tercih edilen yer hâline getirebilmektir.

    Belki de artık yeni yüzyılın vatanseverliği budur.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

  • Yapay Zeka Çağında Kendini Yeniden Formatlamak

    Temmuz 17, 2026

    Sevgili Erol,

    İnsanlığın uzun tarihi boyunca eğitim sistemleri hiçbir zaman yalnızca bilgi öğretmedi. Asıl görevleri, çağın ihtiyaç duyduğu insan tipini üretmekti.

    Tarım toplumunun insanı itaat etmeyi öğrendi.

    Sanayi toplumunun insanı saatle yaşamayı öğrendi.

    Modern demokrasilerin insanı ise sorguladığını zannederken seçmeyi öğrendi.

    Şimdi yeni bir çağın eşiğindeyiz.

    Yapay zekâ çağı.

    Fakat insanlar hâlâ eski yazılımla yaşamaya çalışıyor.

    ⸻

    Yuval Noah Harari’nin önemli tespitlerinden biri şu:

    “Artık bilgiye sahip olmak eskisi kadar değerli değil. Çünkü bilgiye birkaç saniyede ulaşılabiliyor.”

    İnsanların çoğu bu cümleyi yanlış anlıyor.

    Sorun bilgiye ulaşmak değildir.

    Sorun, hangi bilginin doğru olduğunu anlayabilmektir.

    Çünkü yapay zekâ yalnızca doğru bilgiyi üretmeyecek.

    Yanlış bilgiyi de insanlardan kat kat hızlı üretecek.

    Gerçek ile yalan arasındaki savaş ilk kez insan zihninin dışında, algoritmalar arasında yaşanacak.

    ⸻

    Bugüne kadar eğitim bize ezberlemeyi öğretti.

    Diplomalar ezberin ödülü oldu.

    Oysa ezber artık makinenin işi.

    Milyonlarca kitabı birkaç saniyede tarayan bir sistemle hafıza yarışına girmek, hesap makinesiyle dört işlem yarışına girmek kadar anlamsızdır.

    İnsan artık hafızasıyla değil, muhakemesiyle değer kazanacaktır.

    ⸻

    Kendimi yeniden formatlamam gerektiğini artık görüyorum.

    Daha fazla bilgi yüklemek yerine…

    Daha iyi soru sormayı öğrenmeliyim.

    Çünkü doğru cevaplar, doğru soruların çocuklarıdır.

    Yapay zekâ cevap üretir.

    Ama hangi sorunun sorulacağını hâlâ insan belirler.

    En azından şimdilik.

    ⸻

    Bir şeyi bilmek artık üstünlük sağlamıyor.

    Bağlantıları görebilmek üstünlük sağlıyor.

    Veriyi yorumlayabilmek üstünlük sağlıyor.

    Çelişkileri fark edebilmek üstünlük sağlıyor.

    Ve belki de en önemlisi…

    Kendi düşüncesini bile sorgulayabilmek üstünlük sağlıyor.

    ⸻

    Benim kuşağım öğretmene inanarak büyüdü.

    Bugünün çocukları internete inanıyor.

    Yarının çocukları ise büyük ihtimalle yapay zekâya inanacak.

    Oysa güvenilecek olan hiçbir zaman otorite değildir.

    Ne öğretmen…

    Ne televizyon…

    Ne devlet…

    Ne de yapay zekâ…

    Güvenilecek tek şey, sürekli çalışan eleştirel akıldır.

    ⸻

    Yapay zekâ çağında insanın en büyük sermayesi bilgi olmayacak.

    Karakter olacak.

    Çünkü dürüstlük üretilemez.

    Vicdan kopyalanamaz.

    Cesaret indirilemez.

    Merak programlanamaz.

    Ve ahlakın güncellemesini hiçbir algoritma yapamaz.

    Bunlar insanın son sığınaklarıdır.

    ⸻

    Belki de geleceğin eğitim sistemi çocuklara daha fazla matematik öğretmeyecek.

    Daha fazla kodlama da öğretmeyecek.

    Asıl öğretmesi gereken şudur:

    “Bir makinenin söylediğine neden inanıyorum?”

    Bu soru sorulamıyorsa, bütün diplomalar anlamsızlaşacaktır.

    ⸻

    Yapay zekâ insanı işsiz bırakabilir.

    Ama daha büyük tehlike başka yerde.

    İnsanı düşünmez hâle getirebilir.

    Çünkü düşünmenin zahmeti varken, hazır cevapların konforu her zaman daha caziptir.

    İşte gerçek kölelik burada başlar.

    Zincirler görünmez olur.

    İnsan emir almaz.

    Sadece önerileri takip eder.

    Ve bunun adına özgür seçim der.

    ⸻

    Kendimi yeniden formatlamak zorundayım.

    Daha çok ezberleyen biri olmak için değil…

    Daha çok düşünen biri olmak için.

    Daha çok konuşan biri olmak için değil…

    Daha çok sorgulayan biri olmak için.

    Çünkü yapay zekâ çağında hayatta kalacak olanlar en çok bilenler değil…

    Öğrenmeyi hiç bırakmayanlar olacaktır.

    Ve belki de insan olmanın yeni tanımı budur:

    Bilgiyi makinelere bırakırken, hikmeti kaybetmemek.

    İmza : Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Hello world!

    Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start writing!

Beni Akıllı(!) Olmaya Zorlayan Devlet…

Ekim 05, 2026

Sevgili Erol,

Devletle ilgili düşünürken aklıma bu kez kırmızı ışık geldi.

Benim devletle başımı derde sokabilecek en büyük suçlardan biri herhalde kırmızı ışıkta geçmek olur.

Onu da neden yapayım?

Bana ne kazandırıyor?

Üç dakika kazanmak için gereksiz bir risk almaya değer mi?

Üstelik yakalanırsam cezası belli.

Devlet adına iş yapan görevlinin de bana ceza yazmakla kişisel olarak bir şey kazandığını düşünmüyorum.

Kırmızı ışık ihlalini görür.

Cezayı keser.

Konu kapanır.

Buraya kadar sorun yok.

Ama sonra insanın aklına başka bir soru geliyor:

Devlet neden bazı kuralları uygulamakta bu kadar başarılıdır da bazı çok daha büyük ihlalleri önlemekte aynı başarıyı gösteremez?

Beni kırmızı ışıkta geçmemeye zorlayan sistem son derece güçlüdür.

Kamera vardır.

Plaka okunur.

Ceza otomatik gelir.

İtiraz edersin, sistem karşındadır.

Çünkü burada kuralı çiğneyen benim.

Küçük bir ihlal.

Görünür bir ihlal.

Kolayca tespit edilebilir bir ihlal.

Peki ya çok daha büyük ihlaller?

Onlar neden bazen yıllarca büyüyebilir?

Neden ancak balon patladıktan sonra fark edilir?

Neden devletin gücü, küçük ihlaller karşısında bu kadar görünürken, büyük ihlaller karşısında bazen bu kadar görünmez hâle gelir?

İşte burada kendime şu soruyu soruyorum:

Acaba devlet beni yalnızca kurallara uymaya mı zorluyor, yoksa aynı zamanda “akıllı(!)” olmaya da mı zorluyor?

Yani bana şöyle mi diyor:

“Sen küçük adamsın.

Ne yaparsan hemen görürüm.

Kurala uy.

Fazla ileri gitme.

Sınırını bil.”

Ama güç ve para büyüdüğünde işler biraz daha karmaşık mı hâle geliyor?

Bilmiyorum.

Belki de mesele bundan ibaret değildir.

Ama insan bir kez bu soruyu sormaya başladı mı, kırmızı ışıkta duran otomobilin içinde bile başka şeyler düşünmeye başlıyor.

Çünkü mesele artık kırmızı ışık değildir.

Mesele, kuralların kime karşı ne kadar güçlü olduğudur.

Ve belki de adalet dediğimiz şeyin gerçek sınavı tam burada başlar:

Devlet küçük olanı yakalamakta ne kadar başarılıysa, büyük olanı durdurmakta da o kadar başarılı mı?

Eğer değilse…

O zaman benim kırmızı ışıkta durmamın anlamını yeniden düşünmem gerekir.

Belki de bana yalnızca kurala uymayı öğretmiyordur.

Sistemin içinde nasıl davranmam gerektiğini de öğretiyordur.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.

Beni Akıllı(!) Olmaya Zorlayan Devlet…

Ekim 05, 2026

Sevgili Erol,

Devletle ilgili düşünürken aklıma bu kez kırmızı ışık geldi.

Benim devletle başımı derde sokabilecek en büyük suçlardan biri herhalde kırmızı ışıkta geçmek olur.

Onu da neden yapayım?

Bana ne kazandırıyor?

Üç dakika kazanmak için gereksiz bir risk almaya değer mi?

Üstelik yakalanırsam cezası belli.

Devlet adına iş yapan görevlinin de bana ceza yazmakla kişisel olarak bir şey kazandığını düşünmüyorum.

Kırmızı ışık ihlalini görür.

Cezayı keser.

Konu kapanır.

Buraya kadar sorun yok.

Ama sonra insanın aklına başka bir soru geliyor:

Devlet neden bazı kuralları uygulamakta bu kadar başarılıdır da bazı çok daha büyük ihlalleri önlemekte aynı başarıyı gösteremez?

Beni kırmızı ışıkta geçmemeye zorlayan sistem son derece güçlüdür.

Kamera vardır.

Plaka okunur.

Ceza otomatik gelir.

İtiraz edersin, sistem karşındadır.

Çünkü burada kuralı çiğneyen benim.

Küçük bir ihlal.

Görünür bir ihlal.

Kolayca tespit edilebilir bir ihlal.

Peki ya çok daha büyük ihlaller?

Onlar neden bazen yıllarca büyüyebilir?

Neden ancak balon patladıktan sonra fark edilir?

Neden devletin gücü, küçük ihlaller karşısında bu kadar görünürken, büyük ihlaller karşısında bazen bu kadar görünmez hâle gelir?

İşte burada kendime şu soruyu soruyorum:

Acaba devlet beni yalnızca kurallara uymaya mı zorluyor, yoksa aynı zamanda “akıllı(!)” olmaya da mı zorluyor?

Yani bana şöyle mi diyor:

“Sen küçük adamsın.

Ne yaparsan hemen görürüm.

Kurala uy.

Fazla ileri gitme.

Sınırını bil.”

Ama güç ve para büyüdüğünde işler biraz daha karmaşık mı hâle geliyor?

Bilmiyorum.

Belki de mesele bundan ibaret değildir.

Ama insan bir kez bu soruyu sormaya başladı mı, kırmızı ışıkta duran otomobilin içinde bile başka şeyler düşünmeye başlıyor.

Çünkü mesele artık kırmızı ışık değildir.

Mesele, kuralların kime karşı ne kadar güçlü olduğudur.

Ve belki de adalet dediğimiz şeyin gerçek sınavı tam burada başlar:

Devlet küçük olanı yakalamakta ne kadar başarılıysa, büyük olanı durdurmakta da o kadar başarılı mı?

Eğer değilse…

O zaman benim kırmızı ışıkta durmamın anlamını yeniden düşünmem gerekir.

Belki de bana yalnızca kurala uymayı öğretmiyordur.

Sistemin içinde nasıl davranmam gerektiğini de öğretiyordur.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.