Kendime Mektuplar-334

Aşkın Gözü Kördür… Ya Siyasetin?

Temmuz 28, 2026

Sevgili Erol,

“Aşkın gözü kördür.” derler.

Belki doğrudur. Çünkü aşk, insanın aklından çok duygularına hitap eder.

Ama siyaset öyle değildir.

Siyaset; aklın, muhakemenin ve sorgulamanın alanıdır. Bir siyasi harekete, bir lidere ya da yeni kurulacak bir partiye aşkın mantığıyla yaklaşmak, aslında “Gel beni kandır.” demekten başka bir anlam taşımaz.

Bu yüzden mesele yalnızca duygusal bir yönelim değil, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Fakat bugün gördüğüm tablo, bu ayrımın giderek silikleştiğini gösteriyor.

Bugün yine aynı manzarayı görüyorum.

Henüz ortada olgunlaşmış bir siyasi program yokken, geniş kitleler isimlerin peşinden umutla yürümeye başladı bile. Kim ne söylüyor, hangi ilkeleri savunuyor, yarın hangi politikaları uygulayacak; bunlardan çok, kimin konuştuğu önemseniyor.

Oysa demokrasi, kişiler üzerine değil, ilkeler üzerine kurulmalıdır. Kişiler değişir, duygular değişir fakat ilkeler değişmediği sürece bir siyasi yapının yönü de anlaşılabilir olur.

Tam da bu nedenle, yeni bir siyasi oluşum doğuyorsa önce yazılı programı okunmalıdır. Satır satır incelenmelidir. Sadece hoşumuza giden cümleler değil, rahatsız eden maddeler de özellikle sorgulanmalıdır. Çünkü gerçek sınav, onayladıklarımızda değil; itiraz ettiklerimizde gizlidir.

Üstelik burada daha düşündürücü bir durum var.

Ben, ortalıkta dolaşan program taslaklarındaki bazı maddelerin, bugün büyük bir heyecanla destek veren kitleler tarafından gerçekten benimsendiğine inanmakta zorlanıyorum. Bu nedenle ya o metinler hiç okunmuyor ya da insanlar yalnızca görmek istedikleri satırları görüyor.

Oysa bir siyasi program, beğendiğimiz cümlelerin toplamı değildir. Kabul etmekte zorlandığımız maddeler de o programın ayrılmaz parçasıdır. Metni bütünüyle okumadan verilen destek, bilinçli bir tercih değil; duygusal bir teslimiyettir.

İnsan, inanmak istediğini görmeye başladığında hakikati görme yeteneğini de kaybetmeye başlar.

Ve en çok da kendisini kandırır.

Bana yıllardır “Atatürk gençliği” denilen bir ideal anlatıldı.

Peki Atatürk gençliği böyle mi olmalı?

Liderlerin peşinden sorgulamadan yürüyen, alkışlamayı düşünmenin önüne koyan, programı okumadan umutlanan bir gençlik mi?

Yoksa önce belgeyi okuyan, sonra sorularını soran, gerekirse desteklediği hareketi bile eleştirebilen insanlar mı?

Ben ikinci tanımı tercih ediyorum.

Çünkü Cumhuriyet’in ihtiyacı alkışlayan kalabalıklar değil; düşünebilen bireylerdir.

Düşünmek ise çoğu zaman konforlu değildir. Sorgulamak, alkışlamaktan daha yorucudur. Ama demokrasi tam da bu yorgunluğu göze alabilenlerin rejimidir.

Ve yine sormak istemediğim bir soruyu sormak zorunda kalıyorum:

Acaba bu aceleciliğin nedeni gerçekten ülkenin geleceği mi?

Yoksa çoğunluk, yeni kurulacak yapının içinde şimdiden kendisine bir koltuk, bir makam ya da bir pozisyon bulma telaşında mı?

Tarih defalarca gösterdi ki kişiler değişebilir, parti isimleri değişebilir, sloganlar değişebilir.

Ama sorgulamayan seçmen değişmediği sürece sonuç da değişmez.

Belki de asıl sorun, siyasetçilerin bizi kandırması değildir.

Belki asıl sorun, kandırılmaya gönüllü oluşumuzdur.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

*İzlediğiniz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir