Kibar Soygunun Dindarlığı
Ekim 03, 2026
Sevgili Erol,
Hiç şüphesiz borsa denen sistemi Müslümanlar icat etmedi.
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı toplumlar finansal piyasalar kurdular. Kimi zaman bunlar yatırım ve sermaye oluşturmanın araçları oldu; kimi zaman da kuralların açıklarından yararlanılarak başkasının parasını kendi cebine aktarmanın oldukça sofistike yöntemlerine dönüştüler.
Yani mesele din değil.
Ama Türkiye’deki son gelişmelere bakınca insanın aklına ister istemez başka bir soru geliyor.
Dindarlığını her fırsatta yüksek sesle ilan eden insanların bulunduğu bir toplumda, haksız kazanç konusunda neden bu kadar çok hikâyemiz var?
Son borsa ve fon soruşturması bunun güncel örneklerinden biri.
30 Eylül 2026 itibarıyla soruşturma kapsamında işlem yapılan şüpheli sayısının 217’ye ulaştığı, 56 kişinin tutuklandığı ve 88 kişi hakkında adli kontrol uygulandığı açıklandı. Ayrıca 26 hisse senedindeki şüpheli hareketlerin incelendiği bildirildi.
Daha önce hazırlanan bir iddianamede ise 41 kişi şüpheli olarak yer almış; bazı hisselerde organize ve karşılıklı işlemlerle yapay fiyat oluşumu yaratıldığı ve küçük yatırımcıların zarara uğratıldığı ileri sürülmüştü. Bunlar elbette iddia; kesin hüküm anlamına gelmiyor.
Fakat benim derdim zaten kimin suçlu olduğuna karar vermek değil.
Ben daha basit bir şeyi sorguluyorum:
İnsan neden başkasının hakkına girmemeyi, dindarlığının en temel göstergelerinden biri olarak görmez?
Çünkü bizde garip bir durum var.
Haramdan söz ediyoruz.
Helalden söz ediyoruz.
Kul hakkından söz ediyoruz.
Allah’tan korkmaktan söz ediyoruz.
Ama sıra paraya, makama ve güce geldiğinde bütün bu büyük laflar bir anda küçülebiliyor.
Üstelik haksızlığın biçimi değiştiğinde, yaptığımız şey de sanki değişmiş oluyor.
Eskiden birinin cebinden para almak soygundu.
Şimdi bunu bir yatırım fonunun içinde, bir şirket hesabında, birkaç emirle, birkaç virmanla, birkaç aracıyla yaparsanız adı başka bir şey oluyor.
Soygunun üstüne takım elbise giydiriyoruz.
Kravat takıyoruz.
Bir şirket kuruyoruz.
Bir fon oluşturuyoruz.
Bir de finansal terminoloji kullanıyoruz.
Böylece kaba soygun, kibar soyguna dönüşüyor.
İşin daha komik tarafı ise şu:
Kaba şekilde anlatmak ayıp; kaba şekilde yapmak değil!
Sanki mesele haksız kazanç değil de, haksız kazancın nasıl ifade edildiği.
“Soydum” demeyeceksin.
“Yatırım yaptım” diyeceksin.
“Milletin parasını aldım” demeyeceksin.
“Fon yönettim” diyeceksin.
“Fiyatı şişirdim” demeyeceksin.
“Piyasa oluşumuna katkı sağladım” diyeceksin.
İşin içine yeterince karmaşık kavram sokunca, insan yaptığı işin ahlaki niteliğini bile unutabiliyor.
Oysa ahlakın çok basit bir testi var:
Benim kazancımın karşısında bir başkasının kaybı varsa, o kazancı elde ederken ona haksızlık ettim mi?
Bu sorunun cevabı için dinî nutuklara da, uzun hukuk metinlerine de her zaman ihtiyaç yok.
Vicdan yeterli olabilir.
Ve belki de asıl sorun burada.
Biz dindarlığı çoğu zaman söylediklerimizle ölçüyoruz.
Oysa insanın gerçek ahlakı söylediklerinde değil, çıkarı ile başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde yaptığı seçimde ortaya çıkar.
Namazını nasıl kıldığına bakıyoruz.
Orucunu nasıl tuttuğuna bakıyoruz.
Ne kadar dindar göründüğüne bakıyoruz.
Ama eline başkasının parası geçtiğinde ne yaptığına aynı dikkatle bakmıyoruz.
Belki de bakmamız gereken yer tam olarak orası.
Çünkü insanın Allah’a ne söylediğini herkes duyabilir.
Ama insanın başkasının hakkıyla karşılaştığında ne yaptığını asıl olarak kendisi bilir.
Ve bence asıl soru da şu: Bir toplumda insanlar sürekli dindar olduklarını anlatıyor ama kul hakkı konusunda aynı hassasiyeti göstermiyorlarsa, sorun dinde mi; yoksa bizim dindarlık anlayışımızda mı?
İmza: Kendin
(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)
*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.