Kendime Mektuplar-339

Yapay Zekâdan Korkmalı mıyız, Yoksa Onu Anlamaya mı Çalışmalıyız?

Ekim 02, 2026

Sevgili Erol,

Bugün önüme düşen bir paylaşım dikkatimi çekti.

The Lancet Digital Health, “The clinician–artificial intelligence scientist: a proposed career pathway in medicine” başlıklı yeni bir yazı yayımlamış.

Yazının konusu oldukça ilginç:

Tıp dünyası, yalnızca yapay zekâyı kullanan hekimlere değil; hem klinik dünyayı hem yapay zekâyı anlayabilen yeni bir uzmanlık alanına ihtiyaç duyuyor.

Hatta bunun için yeni bir kariyer yolu öneriliyor:

Clinician–AI Scientist.

Paylaşımda kullanılan görsel de konuyu çok güzel anlatıyor.

Bir tarafta hekim, bir tarafta mühendis, diğer tarafta bilim insanı var.

Bunların kesiştiği yerde ise yeni bir insan tipi ortaya çıkıyor:

Clinician–AI Scientist.

Yani mesele yapay zekâyı hastanenin kapısından içeri sokup “Ne yapıyorsa yapsın” demek değil.

Tam tersine;

Yapay zekâyı anlayan, onu değerlendirebilen, klinik ihtiyacı teknolojiye aktarabilen ve ortaya çıkan sistemin gerçek hayatta işe yarayıp yaramadığını sınayabilen insanlar yetiştirmek.

Bunu okurken ister istemez kendi çevreme bakıyorum.

Aynı teknoloji hakkında dünyada iki farklı ses yükseliyor.

Bir tarafta:

“Yapay zekâdan nasıl daha fazla yararlanabiliriz?”

diye soranlar var.

Yeni meslekler, yeni eğitim programları, yeni araştırma alanları ve yeni çalışma biçimleri tasarlanıyor.

Diğer tarafta ise:

“Yapay zekâ tehlikeliymiş. Yasaklansın.”

diyenler var.

Elbette yapay zekânın risklerini konuşmalıyız.

Yanlış bilgi üretebilir.

Yanlış kullanılabilir.

İnsanları yanıltabilir.

Özellikle tıp gibi hata maliyetinin çok yüksek olduğu alanlarda ciddi biçimde sınanması gerekir.

Fakat burada benim dikkatimi çeken başka bir şey var.

Tehlikeli olabilecek bir teknolojiyi anlamaya çalışmakla, anlamadığımız için onu yasaklamayı istemek aynı şey değil.

Hatta aralarında çok önemli bir düşünme farkı var.

Birincisi şöyle diyor:

“Bu teknoloji güçlü.
O halde onu öğrenelim, sınayalım, eksiklerini bulalım ve güvenli biçimde kullanalım.”

İkincisi ise:

“Ne olduğunu tam bilmiyorum.
Tehlikeli olabilir.
O halde ortadan kaldıralım.”

Beni asıl düşündüren de işte bu ikinci yaklaşım.

Çünkü burada tartıştığımız şey yalnızca yapay zekâ değil.

Daha temel bir insan davranışını tartışıyoruz:

Bilmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?

Merak mı ediyoruz?

Araştırıyor muyuz?

Sorguluyor muyuz?

Deniyor muyuz?

Risklerini ölçüyor muyuz?

Yoksa doğrudan yasaklamayı mı düşünüyoruz?

Bana göre asıl tehlike bazen teknolojinin kendisinden önce burada başlıyor.

Çünkü “Anlamıyorum, o halde yasaklansın” düşüncesi yalnızca yapay zekâya uygulanabilecek bir düşünce değil.

Yarın başka bir teknoloji gelir.

Başka bir bilimsel gelişme ortaya çıkar.

Başka bir bilgi alanı hayatımıza girer.

Aynı düşünce tekrar devreye girerse ne olacak?

Bilmediğimiz her şeyi yasaklayarak kendimizi koruduğumuzu sanabiliriz.

Ama belki de yaptığımız şey, öğrenme kapasitemizi yasaklamak olur.

The Lancet’teki yazının bana ilginç gelen tarafı tam da bunun tersini önermesi.

Yapay zekâdan uzak durmayı değil, onu anlayabilecek insanı yetiştirmeyi öneriyor.

Bence geleceğin asıl sorusu da bu olabilir:

Yapay zekâ tehlikeli mi?

Elbette bu soru sorulmalı.

Ama bunun yanına mutlaka şu soruyu da koymalıyız:

“Tehlikeli olabilecek bir şeyi anlayabilecek kadar bilgili miyiz?”

Çünkü belki de gelecekte bizi yapay zekâdan koruyacak en önemli şey, yapay zekâyı yasaklamak değil; onu anlayan insanların sayısını artırmak olacak.

Ve belki de asıl korkmamız gereken şey yapay zekânın gelişmesi değil.

Bilmediğimiz şeyler karşısında düşünmek yerine yasaklamayı tercih eden zihniyetin gelişmesi.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir