Rahatsızlık Duyuyoruz, Peki Ne Üretiyoruz?
Ekim 10, 2026
Sevgili Erol,
Düşünüyorum da…
Sanırım yalnızca ölüler rahatsızlık duymaz.
Yaşamak, rahatsız olmayı da göze almaktır. Dünyayla, insanlarla ve kendimizle kurduğumuz ilişkinin içinde çelişkilerle karşılaşmak, eksiklikleri görmek, bir şeylerin farklı olabileceğini düşünmektir.
Yaşamanın bedelidir rahatsız olmak.
Ama rahatsızlık yalnızca bir bedel değildir. Aynı zamanda üretmenin nedenidir.
İnsan, mevcut durumdan rahatsız olduğu için soru sorar. Sorgular, araştırır, dener. Olmayanı hayal eder, yeni yollar arar. Bazen yanılır, bazen başarır. İnsanlığın gelişmesinde, mevcut durumun artık yeterli olmadığı düşüncesinin önemli bir payı vardır.
Peki, günümüz insanına bakalım.
Eğitimden memnun değiliz. Siyasetten, ekonomiden, toplumsal ilişkilerden şikâyetçiyiz. Kurumların işleyişini eleştiriyor, teknolojinin hayatımızı değiştirmesinden kaygı duyuyoruz. Geçmişte yapılan güzel işleri hatırlıyor, kaybettiklerimizin ardından özlemle konuşuyoruz.
Bütün bunlar anlaşılır.
Ama kendime bir soru sormak istiyorum:
Rahatsızlıklarımız bizi yeni bir şey üretmeye mi yöneltiyor, yoksa yalnızca rahatsızlığımızı ifade etmekle mi yetiniyoruz?
Geçmişte yapılan güzel işleri anmak elbette değerlidir. Fakat geçmişte bir şeylerin başarılmış olması, bugün de başarılabileceğini kendiliğinden göstermez. O başarıları mümkün kılan koşullar değişmiş olabilir. Sorunlarımız farklılaşmış, ihtiyaçlarımız dönüşmüş olabilir.
Öyleyse geçmişi tekrar tekrar anlatmak yerine, geçmişteki deneyimlerden ne öğrenebileceğimizi ve bugünün koşullarında ne üretebileceğimizi düşünmemiz gerekmez mi?
Üstelik bu mesele yalnızca siyasetle ilgili değil.
Bir eğitim sisteminden şikâyet ediyorsak yeni öğrenme yolları arıyor muyuz? Kurumların işleyişinden rahatsızsak daha iyi işleyen yapılar tasarlayabiliyor muyuz? Toplumsal ilişkilerde bir bozulma görüyorsak yeni ilişki biçimleri geliştirebiliyor muyuz? Teknolojinin insanı değiştirmesinden kaygı duyuyorsak bu değişim karşısında yeni düşünceler üretebiliyor muyuz?
Yoksa şikâyet ediyor, eleştiriyor, geçmişi anıyor ve sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam mı ediyoruz?
Belki de çağımızın önemli çelişkilerinden biri burada yatıyor: Bilgiye ulaşma, iletişim kurma ve düşüncelerimizi paylaşma olanaklarımız hiç olmadığı kadar genişledi. Buna karşılık, bu olanakları yeni bir şey üretmek için ne ölçüde kullandığımız ayrı bir soru.
Çünkü konuşmak üretmek değildir. Eleştirmek çözüm geliştirmek değildir. Geçmişi hatırlamak, geçmişteki başarıları yeniden gerçekleştirmek değildir.
Bunların hepsi üretimin başlangıcı olabilir. Ama başlangıçta kalırlarsa sonuç da başlangıçta kalır.
Elbette her rahatsızlık bir çözümle sonuçlanmaz. Her insanın her sorunu çözmesi de beklenemez. Bazen koşullar elvermez, bazen bilgi yetmez, bazen de sorunun kendisi henüz yeterince anlaşılmamıştır.
Fakat belki de yapmamız gereken ilk şey, rahatsızlığımızı bir çıkış arayışına dönüştürmektir. Önce sorunu doğru tanımlamak, sonra bildiklerimizi sorgulamak, farklı yollar denemek ve mümkünse ortaya yeni bir düşünce, yöntem veya eser koymak…
Üretmek, mutlaka büyük bir buluş gerçekleştirmek değildir. Bir sorunu daha önce görmediğimiz bir açıdan görmek, bir alışkanlığı değiştirmek, işe yarayan küçük bir yöntem geliştirmek de üretmektir.
Bana öyle geliyor ki insanı yalnızca rahatsızlıkları değil, o rahatsızlıklarla ne yaptığı da tanımlar.
Rahatsızlığını sürekli dile getiren insan kendisini ifade etmiş olabilir. Geçmişin başarılarını hatırlayan insan kendisine güç verebilir. Ama bunların hiçbiri tek başına bir çıkış yolu oluşturmaz.
Mesele rahatsız olmamak değil, rahatsızlığımızla ne yaptığımızdır.
Ben geçmişi unutalım demiyorum. Geçmişten vazgeçelim de demiyorum.
Geçmişi hatırlamanın, bugünü anlamanın ve geleceği üretmenin yerine geçmesine itiraz ediyorum.
Çünkü geçmişte yapılanlar, bugünün sorunlarını kendiliğinden çözmüyor. Geçmişteki başarılarla gurur duymak, bugün de başarılı olacağımızı garanti etmiyor. Geçmişin değerlerini savunmak da o değerleri günümüz koşullarında nasıl yaşatacağımız sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Düşünüyorum da…
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu:
Neden bu kadar çok şeyden rahatsız olduğumuz hâlde, bu rahatsızlıklarımızdan yeterince yeni şey üretemiyoruz?
Belki cevap, yalnızca imkânlarımızın azlığında değil; alışkanlıklarımızda, düşünme biçimimizde ve enerjimizi nasıl kullandığımızda da saklıdır.
Öyleyse kendime bir ölçü koymalıyım:
Bir şeyden rahatsız olduğumda yalnızca şikâyet etmekle yetinmemeliyim. Önce anlamaya çalışmalıyım. Sonra neyi değiştirebileceğimi düşünmeliyim. Elimden geliyorsa denemeli, yanılıyorsam yeniden başlamalıyım.
Her sorunu çözmek zorunda değilim. Ama her rahatsızlığımı yalnızca bir yakınma olarak bırakmak zorunda da değilim.
Çünkü gelişme, sadece mevcut durumdan hoşnutsuz olmakla değil, o durumun yerine başka bir şey koyabilmekle mümkün.
Yaşamak, dünyayla ilişki kurmak; bu ilişkinin içinde rahatsızlık duymak, sorgulamak ve yeni olanaklar aramaktır.
Rahatsızlık, değişimin başlangıcıdır. Üretmek ise o başlangıcı bir sonuca dönüştürme çabasıdır.
Yaşamanın bedelidir rahatsız olmak. Üretmenin de nedenidir.
İmza: Kendin
(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)
*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.
Bir yanıt yazın