Sinek Küçüktür Ama Mide Bulandırır!
Ekim 11, 2026
Büyük ahlaksızlıkları yalnızca sahnede aramayalım. Belki de onları mümkün kılan alışkanlıklar, gündelik hayatın önemsiz saydığımız ayrıntılarında saklıdır.
Sevgili Erol,
Bugün pazarda bir olaya şahit oldum. Alışverişini tamamlayan bir müşterinin, ödediği bedelin üzerine pazarcıya bahşiş verdiğini gördüm.
Ne var bunda, diyebilirsiniz. Bahşiş vermek geleneklerimizde var. İnsan memnun kaldığı hizmeti ödüllendirir. Nezaket gösterir, gönlünden kopanı verir.
Peki, gerçekten öyle mi?
Benim itirazım verilen paranın miktarına değil. Bir lira, yüz lira, bin lira… Rakamların hiçbir önemi yok. Ben, eylemin kendisini sorguluyorum.
Bir malın fiyatı üzerinde anlaşmışız. Malı almış, bedelini ödemişiz. Pazarcı da malını satmış. Alışveriş tamamlanmış. Peki, ardından verilen fazladan para neyin karşılığı?
Pazarcının hizmetinden memnun kalmış olabilirim. Ama bu memnuniyeti ayrıca ödüllendirmek benim sorumluluğum mu? İşini iyi yapmak onun görevi değil mi? Memnun değilsem gelecek hafta başka tezgâha gitmek benim tercihim değil mi?
Bahşişi neden masum bir davranış olarak kabul ediyoruz?
Çünkü böyle gelmiş, böyle gidiyor.
İşte tam da bu anlayışa itiraz ediyorum.
Bir davranışın gelenek olması, onun ahlaken doğru olduğunun kanıtı değildir. Bir davranışın yaygınlaşması da onu sorgulamaktan vazgeçmemizi gerektirmez.
Düşünüyorum da, bahşiş yalnızca bir alışkanlık mıdır? Yoksa insan ilişkilerinde, kararlaştırılmış bedelin ötesinde bir menfaat sunmayı normalleştiren küçük bir adım mıdır?
Bugün pazarcıya verilen fazladan para, yarın bir başka ilişkinin başlangıcı olabilir mi? Bugün önemsiz görünen bir menfaat, yarın daha büyük bir ayrıcalığın zeminini hazırlayabilir mi?
Elbette her bahşiş veren insanın böyle bir amacı olduğunu söylemiyorum. Benim sorguladığım, tek tek insanların niyetlerinden önce, bu davranışı hiçbir ahlaki incelemeye gerek görmeden masum ilan eden anlayıştır.
Çünkü bana göre ilk adım önemlidir.
İlk adım yanlış yönde atılmışsa doğru yola dönmek imkânsız değildir. Fakat dönüş, insanın kendiliğinden gerçekleştireceği bir mucizeye de bırakılamaz. Yanlış adım normalleştirilmiş, hatta erdem diye sunulmuşsa, insan neden yönünü değiştirsin?
Küçük bir bahşişin küçük kalması, onun gelecekteki bütün imkânlarını ortadan kaldırmaz. Bazıları ilk adımda kalır. Bazılarıysa bu ilişkinin nerelere varabileceğini hesaplar. Benim sorguladığım, yalnızca sahneye çıkanlar değil; sahneye çıkmayı mümkün kılan alışkanlıklardır.
Bir provanın sonunda sahneye çıkılmamış olması, prova yapılmadığının kanıtı değildir.
Bugün büyük yolsuzlukları, vurgunları, haksız kazançları konuşuyoruz. Bunları yapanları suçluyoruz. Peki, bu insanlar analarının karnından büyük ahlaksızlıkların ustası olarak mı doğdular?
İnsan, davranışlarını zaman içinde öğrenmez mi? Sınırlarını denemez mi? Kendisine gerekçeler üretmez mi? Küçük istisnaları zamanla normal kabul etmez mi?
Öyleyse neden yalnızca büyük suç ortaya çıktığında ayağa kalkıyoruz?
Neden küçük adımları sorguladığımızda hemen aynı savunmayla karşılaşıyoruz?
“Ne var bunda?”
“Memnun kaldım.”
“Nezaket gösterdim.”
“Bizim geleneğimiz böyle.”
Bu gerekçeler, eylemi yapan insanın kendisini nasıl gördüğünü açıklayabilir. Ama eylemin ahlaki niteliği hakkındaki tartışmayı sona erdirmez.
İnsan kendi davranışını iyilik olarak adlandırabilir. Başkasının davranışını ise ahlaksızlık olarak mahkûm edebilir. Kendisinin verdiği küçük tavizi önemsiz görürken başkasının elde ettiği büyük menfaate öfkelenebilir.
Peki, aradaki fark yalnızca miktar mıdır? Yoksa kendimize tanıdığımız hoşgörüyü başkalarına tanımamak mıdır?
İşte insanın ikiyüzlülüğü üzerine düşünmeye burada başlıyorum.
Sadaka kültürünü de bu nedenle sorguluyorum. Yardım etmek, yoksulun elinden tutmak, ihtiyacı olana destek olmak elbette insan ilişkilerinin önemli bir parçasıdır. Fakat yardımseverlik, adaletin yerine geçirilebilir mi? Bir insanın hakkını teslim etmek yerine ona iyilik yapmak yeterli sayılabilir mi?
Bir toplum, sadaka vereni yüceltirken insanların neden sadakaya muhtaç kaldığını sorgulamıyorsa; iyilik yapanı ahlaklı ilan ederken onun diğer davranışlarını incelemeyi gereksiz görüyorsa, önemli bir yanılgının içine düşmüş olabilir.
Aynı şekilde, bir siyasetçinin yardım dağıtması onun kamusal sorumluluklarını yerine getirdiğini tek başına kanıtlamaz. Yardımseverlik başka, adalet başka; kişisel cömertlik başka, kamu kaynaklarının hesabını vermek başkadır.
Bir insanın bir alanda iyilik yapması, başka bir alanda haksızlık yapamayacağı anlamına gelmez.
Öyleyse neden ahlaki değerlendirmelerimizi tek tek eylemler üzerinden değil de, insanların kendileri hakkında oluşturdukları iyi insan görüntüsü üzerinden yapıyoruz?
Ve neden büyük ahlaksızlıklar ortaya çıktığında yalnızca failleri suçluyoruz?
Belki de asıl soru şudur: O insanların yetiştiği toplumsal iklimin oluşmasında bizim payımız var mı?
Yanlış davranışları küçümseyerek, gelenek diye savunarak, iyi niyet gerekçesiyle sorgulamaktan vazgeçerek, başkalarına örnek göstererek bu iklime katkıda bulunuyor muyuz?
Benim “Suçluyuz Hepimiz” derken anlatmak istediğim tam olarak budur.
Herkes aynı suçu işlemiştir, demiyorum. Herkes aynı ölçüde sorumludur, da demiyorum. Bir yolsuzluğun failiyle onu eleştirmeyen herkesin sorumluluğu aynı değildir.
Ama toplum olarak, hangi davranışları normal kabul ettiğimizi; hangi ayrıcalıkları görmezden geldiğimizi; hangi yanlışları küçük, önemsiz ve masum ilan ettiğimizi sorgulamak zorundayız.
Çünkü ahlaki sorumluluk, yalnızca suç işlendikten sonra başlamaz. Bazen suçun kendisini değil, onun gelişmesini kolaylaştıran anlayışı sorgulamak gerekir.
Bugün pazarda verilen bahşişi düşündüm. Belki yanımdaki insan bunu yalnızca nezaket olarak gördü. Ben ise aynı davranışa başka bir yerden baktım. Çünkü benim için mesele o birkaç lira değildi.
Mesele, ilk adımın hangi yönde atıldığıydı.
Mesele, o adımın neden sorgulanmadığıydı.
Mesele, yanlış bir adımı meşrulaştıran anlayışın, yarın daha büyük yanlışlar karşısında nasıl bir tavır alacağıydı.
Ve mesele, başkalarının ahlaksızlığını konuşurken kendi davranışlarımızı sorgulamayı neden unuttuğumuzdu.
Sevgili Erol, belki de kendimize sormamız gereken en rahatsız edici soru şu:
Bugün başkasında mahkûm ettiğim davranışı, yarın bana daha fazla para, güç veya ayrıcalık sağladığında ben de yapar mıyım?
Bu soruya vereceğim cevaptan ne kadar emin olabilirim?
Kendimi başkalarından daha ahlaklı ilan etmek kolay. Zor olan, kendi zaaflarımı görmeye çalışmak. Daha da zor olan, yalnızca kendi davranışlarımı değil, içinde yaşadığım toplumun normal kabul ettiği davranışları da sorgulamak.
Büyük ahlaksızlıkların faillerini suçlayabiliriz. Suçlamalıyız da. Fakat yalnızca sonuca bakarak, o sonuca giden yolu görünmez kılamayız.
Ben bugün pazarda birkaç liralık bir bahşiş gördüm. Başkası bir nezaket örneği gördü.
Belki de aramızdaki fark, paranın miktarında değil; bir davranışın ahlaki anlamını nerede aradığımızdaydı.
Ben ilk adımı sorguluyorum.
Çünkü yarın sahnede gördüğümüz büyük ustaların nasıl yetiştiğini anlamak istiyorsak, yalnızca sahneye değil, o ustaları yetiştiren tarlaya da bakmalıyız.
Ve o tarlanın dışında durduğumuzdan emin değilsek, kendimize şu soruyu sormalıyız:
Suçluyuz hepimiz derken, başkalarını mı suçluyorum; yoksa kendi payıma düşen sorumluluğu da kabul ediyor muyum?
İmza: Kendin
(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)
*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.
Bir yanıt yazın