Kendime Mektuplar-353

Kendime Mektuplar-353

Ben Olmadan Biz Olmak

Ekim 13, 2026

Sevgili Erol,

Düşünüyorum da…

İnsanların bir yere ait olma ihtiyacı ne kadar güçlü! Bir futbol takımına, bir siyasi partiye, bir inanca, bir düşünceye, hatta birkaç arkadaşın oluşturduğu küçük bir gruba…

Bir sembol yeterli olabiliyor. Bir forma giyiyorsun, bir rozet takıyorsun, bir sloganı tekrarlıyorsun. Artık sen de onlardan birisin. Seni tanımalarına, kabul etmelerine, aralarına almalarına yetiyor bu.

Üstelik o topluluğun içinde zenginle yoksul, tahsilliyle tahsilsiz, güçlüyle güçsüz yan yana durabiliyor. Takım kazandığında hep birlikte seviniyor, bir siyasi hareket başarı kazandığında kendimizi o başarının sahibi sayabiliyoruz.

Güzel değil mi?

Elbette güzel. İnsan yalnız kalmak istemez. Sevinçlerini paylaşmak, kendisini anlayan insanlarla bir arada olmak ister. Ortak duyguların, dayanışmanın, dostluğun hayatımızdaki yerini inkâr edemeyiz.

Ama bir şey beni düşündürüyor.

Biz olmanın bu kadar kolay, ben olmanın ise bu kadar zahmetli olması…

Biz hazır, ben emek istiyor

Bir takımı tutmak için o takımın başarısına katkıda bulunman gerekmiyor. Takımın tarihini bilmen, oyununu anlayabilmen, yanlışlarını görebilmen de şart değil. “Ben bu takımı tutuyorum” demen yeterli.

Oysa bilim insanı -ben- olmak kolay mı? Yıllarca öğrenmek, sorgulamak, yanılmak, yanıldığını kabul etmek, gerektiğinde bütün bildiklerini yeniden gözden geçirmek zorundasın.

Düşüncelerini kendin oluşturmak da (ben olmak) böyle bir emek istiyor. Başkalarının söylediklerini tekrarlamak yerine neden öyle düşündüğünü bilmek, kendi kanaatlerini sınamak, gerektiğinde onlardan vazgeçebilmek…

Bir topluluğun üyesi olmak için onun sembollerini benimsemek yetebilir. Ama kendin olmak için sembollerin arkasındaki anlamı sorgulaman gerekir.

Galiba hazır kimliklerin cazibesi biraz da burada.

Biz olmak için kendimizi kanıtlamamız gerekmiyor. Ben olmak içinse kendimize karşı bile dürüst olmamız gerekiyor.

Peki, biz ne zaman gözlerimizi kapatıyoruz?

Bir takım kazandığında hepimiz seviniriz. Peki kaybettiğinde ne yaparız? Başarısızlığı olduğu gibi kabul etmek yerine hakemi, rakibi, şansı suçlamaya ne kadar hazırız?

Siyasette de benzer bir durumla karşılaşıyoruz.

Desteklediğimiz parti başarılı olduğunda başarıyı sahipleniyoruz. Ama aynı partinin yöneticileri yanlış yaptığında, işler beklentilerimizden uzaklaştığında ne oluyor?

Birden ölçülerimiz değişebiliyor.

Daha önce başkasında gördüğümüzde kabul edemediğimiz davranışları kendi tarafımızda mazur görebiliyoruz. Kanıtları tartmak yerine iddiaları reddediyor, yanlışları küçümsüyor, karşı tarafın daha kötü olduğunu söyleyerek kendimizi rahatlatıyoruz.

Neden?

Çünkü belki de yanlışını kabul edeceğimiz şey yalnızca bir partinin davranışı değil. Kendi seçimimiz, geçmişimiz, savunduğumuz düşüncelerimiz…

Ve belki de en önemlisi, o topluluğun içindeki yerimiz.

Yanlışını açıkça söylersek dışlanabiliriz. Bizden biri olmaktan çıkabiliriz. Yıllardır içinde bulunduğumuz çevre birden bize yabancılaşabilir.

İşte o zaman gerçeği savunmanın bedeli, yanlışı görmezden gelmenin bedelinden daha ağır gelebiliyor.

Peki, ben kimim?

Sevgili Erol, beni asıl düşündüren soru bu.

Eğer kimliğimi büyük ölçüde ait olduğum topluluktan alıyorsam, o topluluk beni dışladığında geriye ne kalıyor?

“Biz”i elimden aldıklarında “ben” de ortadan kalkıyorsa, ben dediğim şey gerçekten bana mı ait?

Belki de yıllarca kendi varlığımı kurmak yerine, başkalarıyla birlikte var olduğumu sandım. Onların düşünceleri benim düşüncelerim, onların başarıları benim başarılarım, onların düşmanları benim düşmanlarım oldu.

Böylece bir kimlik edindim. Ama o kimliğin içinde kendime ne kadar yer bıraktım?

Üstelik aidiyetin görünmeyen kazançları da var. Kabul görmek, yalnız kalmamak, korunmak, saygı görmek, belki bir gün bir beklentimizin karşılanacağını düşünmek…

Bunların hepsi insanidir. Fakat bir gün kendi çıkarımızla doğru bildiğimiz şey karşı karşıya geldiğinde hangisini seçeceğiz?

Bizi kabul edenlerin yanında kalabilmek için düşüncelerimizi mi değiştireceğiz, yoksa düşüncelerimizi koruyabilmek için onların onayını kaybetmeyi göze mi alacağız?

İşte asıl sınavın burada başladığını düşünüyorum.

Ben olmak, biz olmaya karşı çıkmak değildir

Yanlış anlaşılmak istemem. İnsanların birlikte yaşamasına, ortak amaçlar edinmesine, bir topluluğun parçası olmasına karşı değilim.

Ama bir topluluğun üyesi olmakla o topluluğun düşüncelerine teslim olmak aynı şey değil.

Bir takımı tutabilir, bir inancı benimseyebilir, bir siyasi partiyi destekleyebilirim. Fakat bunların hiçbiri benim yerime düşünmemeli. Benim ahlaki ölçülerimi belirlememeli. Yanlışla doğru arasındaki ayrımı, kimin yaptığına göre değiştirmemeli.

Birlikte olabilmeliyiz ama aynı düşünmek zorunda kalmadan…

Birbirimizi sevebilmeliyiz ama birbirimizin yanlışlarını örtmeden…

Bir yere ait olabilmeliyiz ama gerektiğinde o yere itiraz edebilme özgürlüğümüzü kaybetmeden…

Belki de gerçek dayanışma, herkesin aynı şeyi söylemesi değil, farklı düşündüğümüzde de birbirimizi dışlamamayı öğrenmesidir.

Çünkü kendimiz olmadan kurduğumuz bir “biz”, ne kadar kalabalık olursa olsun, birey olarak varlığımızı güvence altına alamaz.

Sevgili Erol, belki de asıl mesele, bir yere ait olup olmadığımız değil; ait olduğumuz yerden bağımsız olarak kim olduğumuzu bilip bilmediğimizdir.

Ve kendime şu soruyu sormadan edemiyorum:

Bir gün bütün sembollerimizi, unvanlarımızı, siyasi kimliklerimizi, bizi birilerine bağlayan aidiyetlerimizi elimizden alsalar…

Geriye kim kalır?

Ben mi, yoksa ben sandığım “biz” mi?

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

*Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, desteğinizi ve yanımda olduğunuzu hissetmek benim için gerçekten çok kıymetli.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir