• Oltayla Kuş Avlayanlar

    Temmuz 08, 2026

    Sevgili Erol,

    Bir süredir dikkatimi çeken bir alışkanlık var.

    Bu ülkede hangi konu tartışılsa, önce asıl mesele gözden kayboluyor; sonra herkes kendi ezberini konuşmaya başlıyor.

    Oysa en kritik soru çoğu zaman en başta sorulmalı:

    Doğru sorunu mu tartışıyoruz?

    Geçtiğimiz günlerde karşıma, Kürtçenin etimolojisi üzerine hazırlanmış uzun bir paylaşım çıktı. Sayılar, yüzdeler, kaynaklar… Sonunda da şu ima:

    “Demek ki ortada gerçek bir dil de yok.”

    Doğru ya da yanlış…

    Benim dikkatimi çeken bu değildi.

    Aklımdan geçen tek soru şuydu:

    Bunun, Türkiye’nin çözmeye çalıştığı hangi soruna cevap olması bekleniyor?

    Çünkü bir ülkenin onlarca yıldır konuştuğu bir meseleyi, kelimelerin kökeni üzerinden çözmeye çalışmak bana oltayla kuş avlamaya çalışmak kadar tuhaf geliyor.

    Belki oltanız çok sağlamdır.

    Belki misinanız dünyanın en kalitelisidir.

    Belki kullandığınız veriler eksiksizdir.

    Ama yine de gökyüzündeki kuşu oltayla vuramazsınız.

    Sorun oltada değildir.

    Sorunyanlış aracı seçmiş olmanızdır.

    Toplumlar da böyledir.

    Kimlik tartışmaları, ekonomik bunalımlar, adalet arayışı, güvenlik kaygıları, aidiyet duygusu… Bunların hiçbirini tek başına etimoloji açıklayamaz.

    Dilbilimi, sosyolojinin yerine koyamazsınız.

    Sözlükleri, siyasetin yerine koyamazsınız.

    Kelimelerin kökeniyle insanların neden öfkelendiğini, neden umutlandığını ya da neden birbirine yabancılaştığını açıklayamazsınız.

    Asıl mesele de budur.

    Bugün milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla boğuşurken, gençler gelecek kaygısıyla yaşarken, toplum derin bir kutuplaşmanın içinde savrulurken, kendisini “aydın” olarak tanımlayan insanların böylesine tali tartışmaları çözüm diye dolaşıma sokması beni düşündürüyor.

    Çünkü aydın olmak, her konuda konuşmak değildir.

    Daha önemlisihangi bilginin hangi sorunu çözmeye yarayacağını ayırt edebilmektir.

    Yanlış soruya verilen doğru cevap bile işe yaramaz.

    Yanlış araçla çıkılan yolculuk ise çoğu zaman insanı hedefe değil, bambaşka bir yere götürür.

    Belki de bu yüzden, toplum olarak sık sık aynı çıkmaz sokaklara giriyoruz.

    Her defasında büyük bir özgüvenle yürümeye başlıyor; sonra neden hedefe ulaşamadığımızı birbirimize soruyoruz.

    Oysa mesele yürümek değildir.

    Önce doğru yöne bakmaktır.

    Çünkü ilk adım yanlışsa, varılacak yerin doğru olmasını beklemek, tesadüften medet ummaktır.

    Ve tesadüf, hiçbir toplumun üzerine gelecek inşa edebileceği kadar güvenilir bir rehber değildir.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.

  • “Hür Dünya” Masalları ve Realpolitik Çıplaklığı

    Bu Sabah Okuduğum Bir Rapor Üzerine

    Temmuz 06, 2026

    Sevgili Erol,

    Sabah kahvemi yudumlarken ekranıma düşen bir istihbarat özeti, uzun zamandır zihnimi kurcalayan o büyük çelişkiyi bir kez daha tüm çıplaklığıyla yüzüme vurdu. Rapor, Washington’daki bir komisyonda Türkiye üzerine verilen resmi bir ifadeye aitti. Analist Michael Rubin, ABD yönetimine adeta bir “ayar verme rehberi” sunuyordu: Siyasi davaları kaşıyın, darbe anlatısını reddedin, terör listelerini esnetin, tarihsel iddiaları ısıtıp masaya koyun…
    Metni okurken içimdeki o tanıdık ve rahatsız edici soru tekrar uyandı:
    Bizim “hür dünya”, “demokrasi” ve “insan hakları” diye bildiğimiz o kutsal kavramlar, aslında küresel bir satranç tahtasında sadece birer piyon mu?
    Eğer fiili durum buysa; güç, çıkar ve nüfuz mücadelesi uluslararası ilişkilerin tek gerçek diniyse, bizim coğrafyamızın aydınlarına ne oluyor?
    Neden gelişmekte olan, dış baskılara açık ülkelerin kanaat önderleri, meydanlarda hala halka o pembe “Batı masallarını” anlatmaya devam ediyor?

    Zihni Sömürgeleştirilmiş Bir Entelektüel Sınıf

    İtiraf etmek gerekir ki, bu topraklardaki en büyük trajedilerden biri, aydınının kendi toplumuna yabancılaşmasıdırEğitimini, referansını ve prestijini Batı merkezli kurumlardan alanlar, o dünyayı kuran devletlerin sahada uyguladığı vahşi realpolitik hamleleri görmezden gelmeyi seçiyorlar.
    Demokrasi onlar için bir yönetim biçimi değil; Batı’nın kusursuzluğuna duyulan adeta dinsel bir inanç. Batı’nın ikiyüzlülüğünü, çifte standartlarını kabul etmek, sığınacak hiçbir limanlarının kalmaması demek. Bu yüzden, gözlerini gerçeklere kapatıp o masalı fısıldamaya devam ediyorlar: “Dış güçler yok, sorun tamamen biziz…”
    Oysa oyun çok daha büyük ve acımasız.

    İdeal ile Aparat Arasındaki Çizgi

    Buradaki en büyük yanılgı, demokrasinin bir ideal olarak doğruluğu ile küresel güçlerin bunu bir dış politika aparatı olarak kullanması arasındaki farkı görememek.
    Elbette insan hakları, hukuk ve özgürlükler bir toplumun nefes alması için hayati önemdedir. Ancak bu hakların ülkeye “Washington vizyonuyla” veya “Brüksel’in şefkatli elleriyle” gelebileceğini sanmak ya devasa bir saflıktır ya da görevli bir algı yönetimidir. Tarih; Irak’ta, Libya’da, Suriye’de “demokrasi vaadinin” arkasından hangi yıkımların, hangi kaosların çıktığını bize defalarca yazmadı mı?

    Bu Sabahın Notu: Masallardan Uyanmak

    Bu mektubu kendime, en çok da bu coğrafyanın geleceğine bir not olarak düşüyorum.
    Uluslararası sistemde haklılığınızı korumanın yolu, dışarıdan ithal edilen süslü ambalajlara sığınmak değil; masada ve sahada bu tür operasyonel stratejileri boşa çıkaracak askeri, diplomatik, ekonomik ve zihni bir bağımsızlığa sahip olmaktan geçer.
    Gerçek bir aydın, halkına “Batı bizi kurtaracak” masalları anlatmaz; aksine, o evrensel kavramların arkasına gizlenmiş hegemonya arayışlarını deşifre eder.
    Maskeler düşüyor, raporlar önümüzde. Masallardan uyanma vakti çoktan geldi de geçiyor bile.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Tehlikeli Cehaletin Başköşesi

    Temmuz 05, 2026

    Sevgili Erol,

    Yapay zekâ hakkında konuşanları dikkatle dinliyorum.
    Kimi, “İnsanlığı aptallaştıracak.” diyor.
    Kimi, “Düşünme yeteneğimizi elimizden alacak.” diye uyarıyor.
    Kimi ise çok daha iddialı konuşuyor:
    “Yapay zekâ, insanlığın önündeki en büyük tehdittir.”
    Bu cümleleri kuranların arasında akademisyenler de var, gazeteciler de, televizyon yorumcuları da, kendisini “düşünür” olarak tanımlayanlar da…
    Sözlerini dinlerken aklıma tek bir soru geliyor.
    Acaba aynı insanlar, evlerinin başköşesine yerleştirdikleri televizyona da bir gün olsun aynı gözle baktılar mı?

    Televizyon yalnızca bir elektronik eşya değildir.
    Bir sandalyeye saatlerce bakmazsınız.
    Bir masanın karşısında akşamınızı geçirmezsiniz.
    Ama televizyonun karşısında saatlerin nasıl geçtiğini çoğu zaman fark etmezsiniz.
    Tehlikesi de tam burada başlar.
    Çünkü o, yalnızca görüntü göstermez.
    Gündemi seçer.
    Öncelikleri belirler.
    Neye üzüleceğinizi, neye öfkeleneceğinizi, neyi unutacağınızı büyük ölçüde şekillendirir.
    En önemlisi de sizi çoğu zaman seyirciye dönüştürür.

    Seyretmek, düşünmek değildir.”

    İşin ilginç yanı, buna onlarca yıl boyunca “teknolojik tehdit” diyen pek çıkmadı.
    Aksine…
    Televizyon evlerin en prestijli köşesine yerleştirildi.
    Salonun düzeni bile çoğu zaman aile bireylerine göre değil, ekrana göre kuruldu.
    Misafirler birbirlerini değil, ekranı görecek şekilde ağırlandı.
    Çocuklar ekranın karşısında büyüdü.
    Biz buna “normal” dedik.
    Hiç kimse bunun adına kölelik demedi.

    Sonra yapay zekâ geldi.
    Bir anda herkes düşünmenin önemini hatırladı.
    Bir anda herkes insan aklını koruma telaşına düştü.
    Doğrusu bu telaşı anlamakta zorlanıyorum.
    Çünkü düşünme alışkanlığımızı gerçekten bu kadar önemsiyorduk da, bunu elli yıl boyunca neden televizyon karşısında hiç konuşmadık?

    Yanlış anlaşılmak istemem.
    Yapay zekânın hiçbir riski yok demiyorum.
    Elbette var.
    Her güçlü teknolojinin olduğu gibi.
    Ama bana öyle geliyor ki, bazı insanlar yeni teknolojileri eleştirirken eski alışkanlıklarını sorgulamayı unutuyor.
    Belki de yapay zekâdan korkmak daha kolaydır.
    Çünkü suç dışarıdadır.
    Oysa televizyonu kimse bize zorla satmadı.
    Onu başköşeye biz koyduk.
    Her akşam kumandayı biz elimize aldık.
    Saatlerimizi biz verdik.
    Dikkatimizi biz teslim ettik.
    Bugün de aynı şeyi yapay zekâ için yapıp yapmayacağımıza yine biz karar vereceğiz.

    Belki sorun yapay zekâ değildir.
    Belki sorun, hangi teknolojinin bizi yönettiğini fark edemeyecek kadar alışkanlıklarımızın tutsağı olmamızdır.

    Belki de tehlikeli cehalet, bilgi eksikliği değil; kendi çelişkilerini sorgulamayan zihin hâlidir.

    İnsan, dün alkışladığı aracın etkisini hiç tartışmadan, bugün yeni gelen aracı insanlığın en büyük düşmanı ilan ediyorsa…
    Orada durup yeniden düşünmek gerekir.
    Çünkü özgürlük, yeni teknolojilerden korkmakla başlamaz.
    Özgürlük, hangi aracın zihnimizi yönettiğini fark etmekle başlar.
    Ve belki de asıl soru şudur:
    Yapay zekâ bizi düşünmekten mi alıkoyacak; yoksa biz, düşünme sorumluluğunu çok daha önce, gönüllü olarak başka araçlara mı devretmiştik?

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Zam mı, Ölçüsüzlük mü?

    Temmuz 04, 2026

    Sevgili Erol,

    Su…
    Hayatın kendisi.

    Bir insan sudan vazgeçemez.
    Elektriği biraz daha az kullanabilir.
    Yeni bir gömlek almayı erteleyebilir.
    Tatile gitmeyebilir.
    Ama suyu tüketmemeyi seçemez.

    İşte tam da bu yüzden suyun fiyatı yalnızca ekonomik bir veri değildir.
    Bir toplumun adalet anlayışının da göstergesidir.

    Geçtiğimiz günlerde kendi faturalarımı karşılaştırdım.

    Ocak 2026’da kullandığım suyun birim fiyatı yaklaşık 55 TL idi.
    Temmuz ayında aynı suyun birim fiyatı yaklaşık 66 TL’ye yükselmiş.

    Yaklaşık yüzde 20.

    Aynı dönemde SSK ve Bağ-Kur emeklisinin maaş artışı ise yüzde 12,19.

    İki rakam…
    İki gerçek…
    Ve aralarında giderek açılan görünmez bir makas.

    Kimse bana bunun sadece matematik olduğunu söylemesin.

    Çünkü matematik bazen vicdanın da dilidir.

    Bir emeklinin geliri yüzde 12 artarken temel yaşam ihtiyacının yüzde 20 artması, yalnızca fiyat değişikliği değildir.
    Bu, gelir ile yaşam maliyeti arasındaki dengenin bozulmasıdır.

    Üstelik söz konusu olan lüks tüketim değil.

    Sudur.

    İnsan hayatının en temel gereksinimlerinden biri.

    Bazen toplumlar büyük kırılmalar yaşamaz.

    Sessizce yorulur.

    Her ay biraz daha eksilerek…

    Bir kilo meyveden vazgeçilir.
    Bir kitap alınmaz.
    Bir otobüs yolculuğu ertelenir.
    Sonra et sofradan çekilir.
    Sonra toruna alınacak küçük bir hediye.

    Hiçbiri tek başına büyük görünmez.

    Ama yıllar sonra dönüp bakıldığında kaybolan yalnızca para değildir.

    Yaşam kalitesidir.

    Ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir.

    Gerçek ekonomi;
    emeklinin pazarda kaç kilo domates alabildiğinde,
    öğrencinin kaç kitap satın alabildiğinde,
    bir ailenin musluğu açarken endişe duyup duymadığında gizlidir.

    Bu yüzden mesele yüzde 20 değildir.

    Mesele ölçüdür.

    Çünkü adalet, herkese aynı yükü yüklemek değildir.

    Adalet;
    yükü taşıma gücüne göre paylaşabilmektir.

    Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:

    Bir toplumda temel ihtiyaçların fiyatı, sabit gelirlerin önüne geçtiğinde kaybedilen ilk şey para mıdır?

    Yoksa güven duygusu mu?

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Demokrasi, Bağlantısallık ve Tek Sesli Müziğin Konforu

    Temmuz 03, 2026

    Sevgili Erol,

    Son günlerde kendi kendime şu soruyu soruyorum:

    Acaba demokrasiyi hiç doğru anlayabildik mi?

    Belki de biz onu sadece sandığa indirgedik. Oysa demokrasi, yaşamın bilgi üretme yöntemlerinden biridir. Birlikte düşünmenin, farklı deneyimleri ortak bir akla dönüştürmenin çabasıdır.

    Beynimiz bunun en güzel örneğidir.

    Milyarlarca nöron aynı işi yapmaz. Aynı düşünmez. Aynı sinyali üretmez. Kimisi görür, kimisi duyar, kimisi hatırlar, kimisi karar verir. Bilinç dediğimiz şey, bu farklılıkların birbirine bağlanmasından doğar.

    İşte bu nedenle Türker Kılıç, yaşamı anlamanın anahtarını “Bağlantısallık”ta görüyor.

    Yaşam, farklılıkların kurduğu ağdır.

    Peki toplum?

    Toplum da öyle olmalı değil mi?

    En azından teori bunu söylüyor.

    Francis Galton, bir panayırda insanların tek tek yanıldığı, ama hep birlikte gerçeğe yaklaştığı ilginç bir olayı kaydetmişti.

    Marquis de Condorcet ise bunu matematik diliyle açıklamaya çalıştı.

    Ancak küçük bir şart vardı.

    İnsanlar bağımsız düşüneceklerdi.

    Yani biri diğerinin yerine düşünmeyecekti.

    Kimse aynı ezberi tekrar etmeyecekti.

    Kimse aynı korkuyla susmayacaktı.

    Kimse aynı merkezden gönderilen düşünceleri kendi fikri sanmayacaktı.

    İşte bütün mesele buydu.

    Bugün ise ilginç bir çağda yaşıyoruz.

    Bağlantılarımız hiç olmadığı kadar arttı.

    Ama düşüncelerimiz hiç olmadığı kadar birbirine benzemeye başladı.

    Aynı başlıkları okuyoruz.

    Aynı görüntüleri izliyoruz.

    Aynı öfkeye kapılıyoruz.

    Sonra da buna “ortak akıl” diyoruz.

    Belki de ortak olan akıl değil, yalnızca algoritmadır.

    Ben artık demokrasinin krizinden çok, bağlantısallığın krizini düşünüyorum.

    Çünkü bağlantı kurmak başka şeydir.

    Aynı merkeze bağlanmak başka.

    Birincisi yaşam üretir.

    İkincisi bağımlılık.

    Galiba biz çeşitliliği biraz yanlış anladık.

    Farklı düşünen insanı zenginlik değil, risk olarak görmeye başladık.

    Oysa beyin bunu yapsaydı yaşayamazdı.

    Orman bunu yapsaydı ilk hastalıkta yok olurdu.

    Ekosistem bunu yapsaydı doğa diye bir şey kalmazdı.

    Ama insan bazen doğadan daha akıllı olduğunu sanıyor.

    Belki de asıl sorun demokrasi değildir.

    Sorun, demokrasiyi mümkün kılan şartların yavaş yavaş ortadan kalkmasıdır.

    Bağımsız birey olmadan bağımsız oy olmaz.

    Bağımsız bilgi olmadan sağlıklı tercih olmaz.

    Farklı sesler olmadan ortak akıl oluşmaz.

    Sonra dönüp kendi kendime gülümsüyorum.

    Belki de bütün bu söylediklerim gereksizdir.

    Çünkü biz zaten tek sesi severiz.

    Çocukken okulda aynı marşı söyledik.

    Büyüyünce aynı sloganı söyledik.

    Sonra aynı cümleleri tekrar ettik.

    Aynı haberleri dinledik.

    Aynı doğruları ezberledik.

    Ve adına birlik dedik.

    Oysa müzik bize bambaşka bir şey öğretmişti.

    Senfoni, aynı notanın bin kez tekrarı değildir.

    Uyum, farklı seslerin birlikte var olabilmesidir.

    Belki demokrasi de böyledir.

    Belki toplum dediğimiz şey de büyük bir orkestradır.

    Ama biz hâlâ tek sesli müziği seviyoruz.

    Sonra da neden yeni bir melodi çıkmadığına şaşırıyoruz.

    İmza Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Kasların Konforu, Aklın Krizi: Teknolojiyi
    Neye Göre Alkışlıyoruz?

    Temmuz 02, 2026

    Sevgili Erol,
    Robotik cerrahiye övgüler yağdırırken, yapay zekaya neden öfke kusuyoruz?
    Geçenlerde tıp dünyasının dışından bir gözle, son yılların en büyük parıltısı olan robotik cerrahi üzerine düşünürken buldum kendimi. Şüphe yok ki o devasa, milimetrik kolların arkasında yine insan, yine bir cerrah var. Ancak ortada kaçınılmaz bir paradoks dönüyor:
    Direksiyona her yeni aktör dahil olduğunda, eskisinin bir yeteneği sessizce ölüyor. Robotik konsolun konforuna doğan yeni nesil bir cerrah, ameliyat ettiği dokuyu parmak uçlarıyla hissetme (haptik geri bildirim) yetisini hiç geliştiremeyebilir mi? Bir kriz anında, sistem çöktüğünde o eski “ilkel” neşteri aynı refleksle kavrayabilir mi?
    Literatür buna çok estetik bir isim vermiş: Beceri Erozyonu (Skill Erosion). Tıpkı şerit takip asistanlıotomatik vitesli arabalara alıştığımız için debriyaj refleksimizi kaybetmemiz gibi.
    Ama tuhaf olan bu değil. Tuhaf olan, insanlığın bu erozyona verdiği çelişkili tepki.

    Matbaanın Katlettiği Hattatlar

    Tarih, bu erozyonun faturasıyla dolu. Matbaa bu topraklara geldiğinde, el yazısının o kusursuz, adeta meditasyon niteliğindeki zanaatını icra eden hattatlar tarihin tozlu sayfalarına karıştı. Kimse bugün matbaayı ya da dijital yayımcılığı bu yüzden suçlamıyor.
    Gelişim, doğası gereği bazı yetenekleri budarken, yerine yeni dünyalar inşa ediyor. Robotik cerrahiye güvenle, hayranlıkla bakıyor; otomatik park eden arabaların içinde arkamıza yaslanıp konforun tadını çıkarıyoruz. İnsanlık, fiziksel yükünü alan, kas gücünü ikame eden her teknolojiye her zaman büyük bir memnuniyetle kucak açtı.
    Peki, konu Yapay Zeka (YZ) olduğunda neden aynı soğukkanlılığı koruyamıyoruz? Neden onu bir gelişim adımı olarak alkışlamak yerine, kolektif bir kötüleme ve panik yarışına giriyoruz?

    “Alet” ile “Özne” Arasındaki O İnce Çizgi

    Buradaki çelişki, teknolojinin yeteneklerimizden neyi talep ettiğiyle ilgili. Cerrahın robotu da, otomatik vitesli araba da nihayetinde birer “alet”. Kontrol %100 insanda. Siz fişi çektiğinizde ya da konsoldan kalktığınızda sistem durur. Onlar, bizim fiziksel sınırlarımızı genişleten şık birer yardımcıdan ibaret.
    Ancak yapay zeka, insanı insan yapan en tepe noktaya, yani akla ve yaratıcılığa göz dikiyor.
    Muhasebecinin, avukatın, yazılımcının, hatta şairin ve ressamın yerine geçebileceğini fısıldıyor. İnsanoğlu fiziksel olarak tembelleşmeyi kabullenebiliyor ama düşünme, analiz etme ve üretme tekelini bir algoritmaya kaptırdığında derin bir varoluşsal krize giriyor. “Ben
    düşünmüyorsam, üretmiyorsam neyim?”
     sorusu, korkuyu doğuruyor.

    — — — — — — — — — — — — — — —
    “Geçmişteki teknolojiler insanın ‘ne yaptığı’ ile ilgiliydi; Yapay Zeka ise insanın ‘kim olduğu’ sorusunu kurcalıyor. Tahtından indirilme korkusu yaşayan bir kralın, gelen yeni gücü kötülemesinden daha doğal ne olabilir?”

    — — — — — — — — — — — — — — —

    Zaman Enflasyonu: Hızın Getirdiği Çaresizlik

    İşte bu yüzden otomatik park sistemini öven diller, yapay zekaya karşı birer savunma kalkanına dönüşüyor.

    Tüketenlerin Tasfiyesi, Üretenlerin Geleceği

    Burada ıskalamamamız gereken çok keskin bir yol ayrımı var: Yapay zekayı sadece bir konfor, bir tembellik ve hazır bilgi aparatı olarak görenler, yani onu sadece tüketenler, çok yakında kendi zihinsel becerilerinin eriyip gittiğine şahit olacaklar. Bu kaçınılmaz bir tasfiye. Ancak bu teknolojinin asıl varoluş nedeni, insan aklının önündeki sınırları kaldırıp onu devasa bir üretim aracına dönüştürmektir. Onu reddetmek yerine, kendi zanaatını yapay zekayla harmanlayıp yeni dünyayı üretenler, yarının gerçek oyun kurucuları olacak. Bugün yapay zekaya feryat figan “tu kaka” diyenler, aslında kendilerini bu zihinsel dönüşüme hazırlayamayan, konfor alanından çıkmaya korkanlardır. Korku, adaptasyon yeteneğinin bittiği yerde başlar.
    Sevgili Erol, geleceğin dünyasında hayatta kalacak olanlar, sadece teknolojinin getirdiği hazır konseptleri tüketenler olmayacak. Tıpkı robot arızalandığında ameliyatı manuel bitirebilecek o zanaatkar cerrah gibi; algoritmayı bir efendi değil, bir üretim ortağı olarak görebilen ve onun gücüyle kendi aklını katlayabilenler yarının dünyasına adını yazdıracak.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Demokrasi Doğal Ömrünü Bitirdi mi?

    Temmuz 01, 2026

    Sevgili Erol,

    Bugün kafamı kurcalayan, kurcaladıkça da içimi huzursuz eden bir soruyla masaya oturdum. Hatırlarsın, çocukken bize demokrasinin insanlığın ulaştığı “en son ve en mükemmel” durak olduğu anlatılırdı. Tarihin sonuna gelmiştik, her şey çözülmüştü; sandık kurulacak, özgürce oy verilecek ve dünya daha adil bir yer olacaktı.
    Peki, neden bugün etrafıma baktığımda bu “kusursuz” makinenin dişlilerinin gıcırdadığını, hatta bazen tamamen durduğunu hissediyorum? Neden sadece ben değil, dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca insan sessizce (veya sandıklarda bağırarak) şu tehlikeli soruyu soruyor: “Acaba başka bir yol mu bulmalıyız?”
    Geçenlerde Joshua Doss’un kapitalizm için söylediği o meşhur sözü düşünüyordum: “Eğer insanların sosyalizme merak duymasını istemiyorsanız, kapitalizmin çok daha iyi çalışması gerekir.”
    Peki ya demokrasi? Aynısı onun için de geçerli değil mi? Eğer bugün insanlar otoriter liderlerin, “masaya yumruğunu vuran” figürlerin arkasından gitmeye daha hevesliyse, bu o insanların faşizm merakından mı, yoksa demokrasinin sıradan insanın hayatını iyileştirmekte feci şekilde çuvallamasından mı kaynaklanıyor?

    Sistemin Genetik Kusuru: Yavaşlık ve Kısa Vadeli Körlük

    Demokrasinin vaatlerini yerine getirememesi belki de hain elitlerin bir oyunu değil, sadece sistemin kendi genetik kodunun bir sonucudur. Kendime itiraf etmeliyim ki, demokrasi doğası gereği hantal bir sistem. Tartışma, uzlaşı, bürokrasi, kontrol mekanizmaları… Bunların hepsi güzel değerler.
    Ancak dünya artık çok hızlı. Yapay zeka işlerimizi elimizden almaya hazırlanırken, iklim krizi kapımıza dayanmışken ve ekonomik dalgalar bir gecede orta sınıfı yutarken; 4–5 yıllık seçim döngülerine sıkışmış, tek derdi bir sonraki seçimi kazanmak olan siyasetçiler bu devasa dalgalara nasıl göğüs gerebilir ki? Siyasetçi uzun vadeli, yapısal ve belki de başta acı verecek çözümlere yanaşamaz. Çünkü halk sabırsızdır ve sandık kapıdadır. Sonuç? Kronikleşen sorunlar, pansuman tedaviler ve kaçınılmaz bir tıkanma.

    “Rıza İmalatı” ve İçi Boşaltılan Kabuk

    Öte yandan, her şeyi sistemin masum hantallığına yıkıp elitleri aklayacak kadar saf da değilim. Demokrasi, teoride her vatandaşın oyunun eşit olduğu o romantik düzeni vadeder. Ama pratikte? Büyük sermayenin seçim kampanyalarını fonladığı, medyanın algıları yönettiği, lobilerin yasaları dikte ettiği bir dünyada yaşıyoruz.

    Noam Chomsky’nin kulakları çınlasın; egemenler bizim yerimize “rıza imal ediyorlar”. Bize her birkaç yılda bir sandık sunarak “Yönetime katılıyorsunuz” illüzyonu verirken, arka planda kararlar yine küçük bir elit grubun çıkarına göre alınıyor. İfade özgürlüğümüz var, evet; ama o özgürlükle attığımız çığlıklar, devasa bir ekonomik güvensizlik duvarına çarpıp geri dönüyor. İnsanlar haklı olarak soruyor: “Sandık var ama faturalarımı ödeyemiyorsam, bu özgürlük karnımı doyuruyor mu?”

    Yeni Dünyanın Tehlikeli İllüzyonları

    Eskiden “Demokrasi tek çaredir çünkü en zengin ülkeler demokrasilerdir” diyebiliyorduk. Artık diyemiyoruz. Bugün Çin’in otoriter bir yapıyla ulaştığı ekonomik ve teknolojik güç, ya da Singapur’un teknokratik yönetim modeli yeni nesillerin kafasını karıştırıyor. Bilgiye ve hıza tapan, geçmişin diktatörlük acılarını bizzat yaşamamış yeni kuşaklar (özellikle Gen Z ve Millenniallar) şunu sorguluyor:
    “Eğer bana güvenlik, stabil bir ekonomi ve net bir gelecek garantisi sunacaksa, sesimi biraz kısmaya değmez mi?”
    İşte en büyük tehlike tam olarak bu kırılma noktasında başlıyor.

    Son Söz: Doğal Ömür Bitti mi?

    Sevgili Erol, dürüst olalım ve kendimizi kandırmayı bırakalım: Demokrasinin doğal ömrü, özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş coğrafyalar için çoktan bitti. Belki de hiçbir zaman gerçekten başlamamıştı, sadece taklit ediyorduk.
    Karnı aç, yarınından kaygılı, hayatta kalma savaşı veren kitlelere “güçler ayrılığı” anlatmak, çölde kutup ayısı aramaktan farksız. Maslow’un piramidinin en altında boğuşan toplumlarda demokrasi; liyakat değil patronaj üretir, hukuk değil sandık tiranlığı doğurur. İçi boşaltılmış, sadece birkaç yılda bir önüne sandık konulan ve her seferinde daha da kutuplaşan bu hantal işletim sistemi, gelişmemiş dünyada doğal bir seleksiyonla eleniyor. İnsanlar artık haklı olarak yüzünü Çin gibi, Singapur gibi demir yumruklu ama “iş bitiren” kalkınmacı otoriter modellere dönüyor.
    Ama madalyonun asıl karanlık yüzü yukarıda, elitlerin dünyasında saklı: Günümüz egemenleri de artık demokrasi istemiyor.
    Eskiden elitler, kitlelerin öfkesini dindirmek ve sistemin çarklarını döndürmek için demokrasiye, “yönetime katılıyorsunuz” illüzyonuna muhtaçtı. Bugün ise yapay zeka, algoritmik yönetim, otomasyon ve kusursuz dijital gözetim araçları var. Elitlerin artık kitlelerin rızasını almaya, sandık pazarlıkları yapmaya, kapris çekmeye ihtiyacı kalmadı. Onlar için ideal dünya; kitlelerin verilerle manipüle edildiği, kararların ise kapalı kapılar ardındaki teknokratlar ve algoritmalar tarafından alındığı, pürüzsüz ve tıkır tıkır işleyen küresel bir otokrasi.
    Doss’un mantığına son kez geri dönersek: Demokrasi, halkın gözünde refah üretemediği için meşruiyetini kaybetti; elitlerin gözünde ise artık gereksiz bir ayak bağına dönüştüğü için modası geçti. Bu iki yönlü kıskaç, sistemin doğal ömrünü tamamladığının ilanıdır. Gelecek, romantik demokratların değil; hantal kurumları çöpe atıp masaya yumruğunu vuranların ve dünyayı bir şirket gibi yönetmek isteyen küresel elitlerin olacak. Ve bu gerçek, canımızı acıtsa da tam karşımızda duruyor.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • “İzindeyiz” Demek Yetiyor mu?

    Haziran 27, 2026

    Sevgili Erol,
    Bazen düşünüyorum…
    Bir ülkenin en büyük tehlikesi gerçekten dışarıdan gelen tehditler midir, yoksa içeride oluşan sessizlik midir?
    Atatürk Gençliğe Hitabesi’ni okurken çoğu zaman sadece “vatan tehlikede olursa ne yapmalıyız?” sorusuna odaklanıyoruz. Oysa Hitabe sadece bir işgal gününü anlatmaz. Daha derin bir uyarı yapar:
    Bir ülkenin kurumları zayıflarsa, yönetenler sorumluluk duygusunu kaybederse, toplum kendi çıkarını ortak geleceğin önüne koyarsa ne olur?
    Ve en önemlisi:
    Böyle bir durumda gençlik nasıl davranmalıdır?
    Bugün sıkça duyduğumuz bir söz var:
    “İzindeyiz.”
    Peki izinde olmak nedir?
    Bir ismi tekrar etmek mi?
    Bir sembole sahip çıkmak mı?
    Yoksa zor olanı yapmak mı?
    Çünkü bir insan sabah akşam Atatürk’ün adını anabilir, ama onun en temel mirası olan sorgulamayı, aklı ve sorumluluğu hayatına taşımayabilir.
    Atatürk’ün hedeflediği gençlik, sadece doğru sloganı bilen gençlik değildir. Yanlış gördüğünde kendi tarafına bile soru sorabilen gençliktir.
    Çünkü gerçek bağlılık, eleştirebilme cesaretini de içinde taşır.
    Bugün siyasete baktığımızda sıkça gördüğümüz bir durum var:
    İnsanlar çoğu zaman kendilerine gerçeği söyleyenin değil, duymak istediklerini söyleyenin arkasında duruyor.
    Oysa bir ülkenin ihtiyacı, sadece umut dağıtan liderler değildir.
    Bazen yapılması gerekeni anlatan, hatta bunu anlatırken bedel ödemeyi göze alan insanlara ihtiyaç vardır.
    Çünkü liderlik, insanların hoşuna giden cümleleri kurmak değil; doğru olduğuna inanılan yolu gösterebilme sorumluluğudur.
    Ama burada başka bir sorumluluk da bize düşüyor.
    Sadece liderleri eleştirmek kolaydır.
    Asıl soru şudur

    — — — — — — — — — —
    Biz kendimize aynı ölçüyü uyguluyor muyuz?

    — — — — — — — — — —
    Kendi çıkarımıza dokunduğunda görmezden geldiğimiz yanlışları, karşı tarafta gördüğümüzde eleştiriyorsak gerçekten bir ilkeye mi sahibiz?
    Yoksa sadece kendi tarafımızın doğrularını mı savunuyoruz?
    Atatürk gençliği olmak belki de tam burada başlıyor.
    Kendi grubunun hatasını da görebilmekte…
    Kendi rahatını sorgulayabilmekte…

    “Ben görevimi yapıyorum” diyerek sorumluluktan kaçmamakta…
    Çünkü bazen sistemin açıklarından yararlanan insanlarsistemin bozukluğundan şikâyet eden insanlarla aynı kişi olabilir.
    Ve en tehlikeli durum da budur:
    İlke söylemi ile yaşam pratiğinin birbirinden kopması.
    Sevgili kendim,
    Belki de bugün Atatürk’ün gençliğe bıraktığı en büyük görev şudur:
    Hazır bir doğruyu savunmak değil, doğruyu arama cesaretini kaybetmemek.
    Bir lidere körü körüne bağlanmak değil, ilkelerin peşinden gitmek.
    Bir tarafın parçası olmak değil, gerektiğinde kendi tarafını da sorgulayabilmek.
    Çünkü “izindeyiz” demek kolaydır.
    Zor olan, gerçekten o izinin gerektirdiği sorumluluğu taşımaktır.
    Belki de gerçek Atatürk gençliği tam olarak budur:

    — — — — — — — — — — —
    Sadece adını değil, düşünce biçimini de yaşatan insan.

    — — — — — — — — — — —

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • Çorbada Kimin Tuzu Var?

    Haziran 21, 2026

    Sevgili Erol,

    1. Tek neden arayışı: zihnin kolaycılığı

    İnsan, karmaşayı sevmez.
    Karmaşıklık yorucudur.

    Bu yüzden başarısızlıkla karşılaştığında zihnimiz hızla bir şey yapar:
    Bir neden seçer.

    Mümkünse tek bir neden.

    Çünkü tek neden, sorumluluğu daraltır.
    Daralan sorumluluk, hafifleyen vicdan demektir.

    Ama gerçek hayat böyle işlemez.

    2. Hikâyeler ve gerçekler

    Napolyon’a atfedilen bir anlatı vardır.
    Savaş kaybedilmiştir.

    Generaller nedenleri saymaya başlar:

    Barut bitti…
    Şartlar kötüydü…
    Eksikler vardı…

    Ve lider sözü keser:

    “Devam etmeyin.”

    Çünkü bazen ilk gerekçe, gerçeğin tamamını açıklamaz; sadece onu örtmeye başlar.

    Çünkü sorun süreçte değil, başlangıçtadır. İlk tercih yapısal olarak hatalıysa, sonradan geliştirilen her çözüm yalnızca o hatanın sınırları içinde kalır.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye genel başkan olması da “barut bitti”yle eş anlamlıydı.

    3. Siyasette en kolay refleks

    Bugün siyaset konuşurken aynı refleksi görüyorum.

    Bir şey kötü gittiğinde açıklama hızla dışarıya yöneliyor:

    Suçlu bellidir.
    Sebep dışarıdadır.
    Hata başkasındadır.

    Bazen sistemdir, bazen karşı taraf, bazen şartlar

    Ama çok nadir şu soru sorulur:

    “Ben bu tablonun neresindeyim?

    4. Sadece lider mi sorumlu?

    Hiçbir siyasi yapı tek bir kişiyle ayakta durmaz.

    Onu büyüten bir çevre vardır.
    Onu mümkün kılan bir destek vardır.
    Onu sessizce izleyenler vardır.
    Onu eleştirip yine de yanında duranlar vardır.

    Ve bazen en önemlisi:

    Gördüğü halde görmemeyi seçenler vardır.

    5. Alkıştan suçlamaya hızlı geçiş

    İnsan değişebilir.
    Fikir değiştirebilir.

    Bu doğaldır.

    Ama sorun şurada başlar:

    Dün alkışlananı bugün tamamen inkâr ederken,
    o alkışın payını hiç sorgulamamak.

    Birini yıllarca destekleyip sonra bütün sorumluluğu onun üzerine bırakmak kolaydır.

    Ama kolay olan her şey doğru değildir.

    6. Asıl soru

    Bugün birilerini “hain” diye damgalayanların geçmişine bakınca şunu görmek mümkün:

    Aynı isimler bir dönem umuttu.
    Aynı isimler bir dönem alkıştı.
    Aynı isimler bir dönem “çözüm”dü.

    O zaman soru şudur:

    Ne değişti? Sadece kişiler mi, yoksa bakış mı?

    7. Aynaya dönmeyen hesaplaşma

    Eğer bir insan her hatayı dışarıda arıyorsa,
    içeride hiçbir şey değişmiyor demektir.

    Ve içeride hiçbir şey değişmiyorsa,
    dışarıdaki isimlerin değişmesi bir şey değiştirmez.

    8. Son soru

    Sevgili kendim,

    Belki de en zor soru şudur:

    “Bu çorbada benim tuzum ne?”

    Ve bu soru dürüstçe sorulmadıkça,
    hiçbir siyasi hikâye gerçekten bitmez.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

  • “Aydın” Kendi Aynasına Bakabilir mi?

    Haziran 20, 2026

    Sevgili Erol,

    Bazen insanın en zor sınavı, karşısındaki yanlışı görmek değil; kendi tarafındaki yanlışı görebilmektir.

    Çünkü insan, düşmanının hatasını kolay fark eder. Kendi mahallesinin hatasını görmek ise cesaret ister. Hele ki o mahalle yıllardır inandığınkimliğinin bir parçası olmuş, kendini ait hissettiğin bir yerse…

    Bugün siyasetin içinde sıkça duyduğumuz ağır kavramlar var. “İhanet” bunların en sertlerinden biri. Bir siyasi aktör kendi çevresinden böyle bir suçlamaya muhatap oluyorsa, mesele artık sadece bir kişinin başarısı veya başarısızlığı değildir. O noktada daha büyük bir soru ortaya çıkar:

    Bu süreci kimler mümkün kıldı?

    Çünkü liderler boşlukta yükselmez. Arkalarında bir yapı, bir kadro, bir seçmen kitlesi, bir entelektüel çevre ve bir meşruiyet alanı vardır. Bir lider yıllarca güçlü kalabiliyorsa, sadece kendi gücüyle değil; onu destekleyenlerin, savunanların ve bazen de sorgulamayanların katkısıyla kalır.

    Peki ya kendine “aydın” diyenler?

    Aydın olmak, sadece kitap okumakunvan sahibi olmak veya belli çevrelerde kabul görmek değildir. Aydın olmak biraz da kendi inandığın şeyin karşısına geçip şu soruyu sorabilmektir:

    “Ben yanılıyor olabilir miyim?”

    Çünkü gerçek tehlikebilgisizlikten önce gelir: sorgulamayan bilgidir.

    Tarih bize defalarca göstermiştir ki eğitimli insanlar da yanılabilir. Çünkü insan sadece aklıyla değil, aidiyetleriyle de düşünür. Bazen bir düşünceyi doğru olduğu için değil, bizi ait olduğumuz grubun içinde tuttuğu için savunuruz.

    Oysa zor zamanlarda asıl ihtiyaç duyulan şey sadakat değil, muhakemedir.

    Bir toplumun geleceği sadece yanlış yapanlardan değil, yanlışları görüsessiz kalanlardan da etkilenir. Çünkü susmak her zaman tarafsızlık değildir. Bazen sessizlik, devam eden sürecin görünmez desteği olur.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe bıraktığı mesajın temelinde de böyle bir sorumluluk vardır: Şartlar ne olursa olsun aklı, vicdanı ve bağımsız düşünceyi kaybetmemek.

    Bugünün gençliği veya aydınları için asıl soru belki de şudur:

    “Ben gerçekten bir değeri mi savunuyorum, yoksa sadece ait olduğum tarafı mı koruyorum?”

    Çünkü bir ülkenin en büyük gücü, hiçbir zaman hatasız insanlar değildir. En büyük güç; hata yaptığında kendi kendine hesap sorabilen insanlardır.

    Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni kahramanlar aramak değil, aynaya bakabilen insanlar yetiştirmektir.

    Çünkü bir toplumda herkes karşı tarafı sorguluyor ama hiç kimse kendisini sorgulamıyorsa, orada hakikat değil; sadece kamplar konuşur.

    Sevgili kendim,

    Kendi tarafının yanlışını söyleyemeyen insan, karşı tarafın yanlışını söylese bile eksik kalır.

    Çünkü özgür düşüncenin ilk şartı, başkasına karşı cesur olmak değil; kendine karşı dürüst olmaktır.

    İmza: Kendin

    (Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

    1

Oltayla Kuş Avlayanlar

Temmuz 08, 2026

Sevgili Erol,

Bir süredir dikkatimi çeken bir alışkanlık var.

Bu ülkede hangi konu tartışılsa, önce asıl mesele gözden kayboluyor; sonra herkes kendi ezberini konuşmaya başlıyor.

Oysa en kritik soru çoğu zaman en başta sorulmalı:

Doğru sorunu mu tartışıyoruz?

Geçtiğimiz günlerde karşıma, Kürtçenin etimolojisi üzerine hazırlanmış uzun bir paylaşım çıktı. Sayılar, yüzdeler, kaynaklar… Sonunda da şu ima:

“Demek ki ortada gerçek bir dil de yok.”

Doğru ya da yanlış…

Benim dikkatimi çeken bu değildi.

Aklımdan geçen tek soru şuydu:

Bunun, Türkiye’nin çözmeye çalıştığı hangi soruna cevap olması bekleniyor?

Çünkü bir ülkenin onlarca yıldır konuştuğu bir meseleyi, kelimelerin kökeni üzerinden çözmeye çalışmak bana oltayla kuş avlamaya çalışmak kadar tuhaf geliyor.

Belki oltanız çok sağlamdır.

Belki misinanız dünyanın en kalitelisidir.

Belki kullandığınız veriler eksiksizdir.

Ama yine de gökyüzündeki kuşu oltayla vuramazsınız.

Sorun oltada değildir.

Sorunyanlış aracı seçmiş olmanızdır.

Toplumlar da böyledir.

Kimlik tartışmaları, ekonomik bunalımlar, adalet arayışı, güvenlik kaygıları, aidiyet duygusu… Bunların hiçbirini tek başına etimoloji açıklayamaz.

Dilbilimi, sosyolojinin yerine koyamazsınız.

Sözlükleri, siyasetin yerine koyamazsınız.

Kelimelerin kökeniyle insanların neden öfkelendiğini, neden umutlandığını ya da neden birbirine yabancılaştığını açıklayamazsınız.

Asıl mesele de budur.

Bugün milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla boğuşurken, gençler gelecek kaygısıyla yaşarken, toplum derin bir kutuplaşmanın içinde savrulurken, kendisini “aydın” olarak tanımlayan insanların böylesine tali tartışmaları çözüm diye dolaşıma sokması beni düşündürüyor.

Çünkü aydın olmak, her konuda konuşmak değildir.

Daha önemlisihangi bilginin hangi sorunu çözmeye yarayacağını ayırt edebilmektir.

Yanlış soruya verilen doğru cevap bile işe yaramaz.

Yanlış araçla çıkılan yolculuk ise çoğu zaman insanı hedefe değil, bambaşka bir yere götürür.

Belki de bu yüzden, toplum olarak sık sık aynı çıkmaz sokaklara giriyoruz.

Her defasında büyük bir özgüvenle yürümeye başlıyor; sonra neden hedefe ulaşamadığımızı birbirimize soruyoruz.

Oysa mesele yürümek değildir.

Önce doğru yöne bakmaktır.

Çünkü ilk adım yanlışsa, varılacak yerin doğru olmasını beklemek, tesadüften medet ummaktır.

Ve tesadüf, hiçbir toplumun üzerine gelecek inşa edebileceği kadar güvenilir bir rehber değildir.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.

Oltayla Kuş Avlayanlar

Temmuz 08, 2026

Sevgili Erol,

Bir süredir dikkatimi çeken bir alışkanlık var.

Bu ülkede hangi konu tartışılsa, önce asıl mesele gözden kayboluyor; sonra herkes kendi ezberini konuşmaya başlıyor.

Oysa en kritik soru çoğu zaman en başta sorulmalı:

Doğru sorunu mu tartışıyoruz?

Geçtiğimiz günlerde karşıma, Kürtçenin etimolojisi üzerine hazırlanmış uzun bir paylaşım çıktı. Sayılar, yüzdeler, kaynaklar… Sonunda da şu ima:

“Demek ki ortada gerçek bir dil de yok.”

Doğru ya da yanlış…

Benim dikkatimi çeken bu değildi.

Aklımdan geçen tek soru şuydu:

Bunun, Türkiye’nin çözmeye çalıştığı hangi soruna cevap olması bekleniyor?

Çünkü bir ülkenin onlarca yıldır konuştuğu bir meseleyi, kelimelerin kökeni üzerinden çözmeye çalışmak bana oltayla kuş avlamaya çalışmak kadar tuhaf geliyor.

Belki oltanız çok sağlamdır.

Belki misinanız dünyanın en kalitelisidir.

Belki kullandığınız veriler eksiksizdir.

Ama yine de gökyüzündeki kuşu oltayla vuramazsınız.

Sorun oltada değildir.

Sorunyanlış aracı seçmiş olmanızdır.

Toplumlar da böyledir.

Kimlik tartışmaları, ekonomik bunalımlar, adalet arayışı, güvenlik kaygıları, aidiyet duygusu… Bunların hiçbirini tek başına etimoloji açıklayamaz.

Dilbilimi, sosyolojinin yerine koyamazsınız.

Sözlükleri, siyasetin yerine koyamazsınız.

Kelimelerin kökeniyle insanların neden öfkelendiğini, neden umutlandığını ya da neden birbirine yabancılaştığını açıklayamazsınız.

Asıl mesele de budur.

Bugün milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla boğuşurken, gençler gelecek kaygısıyla yaşarken, toplum derin bir kutuplaşmanın içinde savrulurken, kendisini “aydın” olarak tanımlayan insanların böylesine tali tartışmaları çözüm diye dolaşıma sokması beni düşündürüyor.

Çünkü aydın olmak, her konuda konuşmak değildir.

Daha önemlisihangi bilginin hangi sorunu çözmeye yarayacağını ayırt edebilmektir.

Yanlış soruya verilen doğru cevap bile işe yaramaz.

Yanlış araçla çıkılan yolculuk ise çoğu zaman insanı hedefe değil, bambaşka bir yere götürür.

Belki de bu yüzden, toplum olarak sık sık aynı çıkmaz sokaklara giriyoruz.

Her defasında büyük bir özgüvenle yürümeye başlıyor; sonra neden hedefe ulaşamadığımızı birbirimize soruyoruz.

Oysa mesele yürümek değildir.

Önce doğru yöne bakmaktır.

Çünkü ilk adım yanlışsa, varılacak yerin doğru olmasını beklemek, tesadüften medet ummaktır.

Ve tesadüf, hiçbir toplumun üzerine gelecek inşa edebileceği kadar güvenilir bir rehber değildir.

İmza: Kendin

(Bu yazılar, doğrular ilan etmekten çok, rahatsız edici sorular sormak niyetiyle kaleme alınmıştır.